December 4th, 2009

Balmorhea – Remembrance

Yazar: Gökhan - Kategorisi Müzik
http://www.vimeo.com/4076405
“Balmorhea flashes brilliance only to highlight a slow-burning constancy that’s at the core of one of the year’s early slow wonders.”
Pitchfork

December 2nd, 2009

nedir simdi?

Yazar: Barış - Kategorisi Diğer

Saat gecenin 1.18′… Istanbul’da hafif serin, hafif ilik bir aralik aksami. Arkadan Leonard Cohen akiyor. Yorgunluk diz sinirlarini asmis, artik bele dogru gelmis ve soguk suya girdigindeki tedirginligin gecmesi gibi bir asamaya gelmis. Biraz daha gecse, sanki artik alisacakmisim gibi geliyor ama ayni anda bunu istemiyorum da… Kafami bu dagilmislik suyuna aniden daldirsam mi diye dusunurken bir yandan da ‘acaba bogulur muyum? Beni sacimdan tutup cekip cikaracak biri olur mu?` diye de dusunuyorum. Yaptigim isin bende yarattigi yabancilasmanin nereye gidecegini kestiremezken, aslinda cok da farkli olabilirdi -halen de olabilir- seklinde kendimi avutmaya calisiyorum. 95 ya da 96 yazinda the bends’ten nice dream’i ilk dinledigim andaki heyecanimi yeniden yasamak, birisi tarafindan yasatilmak istiyorum. Guzel bir aksam yemegi hazirlayip, sarabimla ve sevgilimle dertsiz tasasiz birkac dakika gecirmeyi dusluyorum; nice dream kac dakika ise o kadar iste… Ne olacagimiz belli degil diye dusunmek bana ne katabilir bu saatte? Bir seyler yaratma isteginin paralel evreninde, on veya yirmi yil sonra donup baktigimda neleri hatirlayacagim, onlar hatirlamak isteyecegim seyler mi olacak diye dusunuyorum. Milk the basics diyorum, kendime bir hosgeldin gondererekten…

Kuzene ve asagidaki yazilarina selam ederim.

Ve tabii ki cacoya.

Ne dinleyelim?

Califone – Funeral Singers.mp3

November 23rd, 2009

Paolo Nutini’den Seçmeler

Yazar: Gökhan - Kategorisi Müzik

Sırasıyla gidiyoruz gençler. Kronolojik.

New Shoes

YouTube Preview Image

Pencil Full Of Lead

YouTube Preview Image

Candy

YouTube Preview Image
November 23rd, 2009

Shelter from the storm

Yazar: Gökhan - Kategorisi Müzik

bob dylan

Not a word was spoke between us, there was little risk involved
Everything up to that point had been left unresolved.
Try imagining a place where it’s always safe and warm.
“Come in,” she said,
“I’ll give you shelter from the storm.”

In a little hilltop village, they gambled for my clothes
I bargained for salvation an’ they gave me a lethal dose.
I offered up my innocence and got repaid with scorn.
“Come in,” she said,
“I’ll give you shelter from the storm.”


Bob Dylan – Shelter from the storm

November 7th, 2009

Chianti Sisede Durdugu Gibi Durmaz

Yazar: Utku - Kategorisi Diğer

Sevgili kuzenin ‘Huh” baslikli yazisinin benim kalemimden bir nevi devamidir bu yazi. Bosluk icinde olmak gercekten de cekilemeyen bir sey. Ozellikle de o bosluk is guc olmama halinden cok zihinsel bir bosluksa. Kanimi emen “corporate” ortamlarin her gecen gun beni bana bile yabancilastirdigini sadece izlemekle yetiniyorum bir suredir. Bu oyle boktan bir yabancilasma hali ki, bizi biz yapan her seye bile gecici olarak da olsa sirt cevirtebiliyor. Cift kimlikli, cift kisilikli bir ucubeye donustugumuzden, kotu ikizimizin kabugunu kirmak da gun gectikce zorlasiyor ve ona teslim oluyoruz. Hayatta kalabilmek ve gercek kimligimizi yasatabilmek icin tum bunlara katlandigimiz yonunde telkinlerle gunlerimizi geciriyor, dogamiz geregi de ‘needy’ varliklar oldugumuzdan siktiri cekip her seyi arkamizda birakamiyoruz. Bir noktadan sonra da “Bizimkiler”deki rahmetli dayi misali alti dolmayacak “Eniste bir is var’ durumlari olusuyor. Hayata dair ici bos projelerle gunlerimizi doldurup zihinsel masturbasyon seanslarina istirak ediyor, etrafimizda istedigi gibi yasadigini dusundugumuz insanlara gipta ederek kisitli zamanimizi tuketiyoruz. “Tuketiyoruz” joker olarak kullanilabilir tasvir edilen durumda. Etrafimizi sarmalayan bu yapilar tam da bunu yapmamizi istiyor cunku, biz de onlara itaat ediyoruz. Cobanini arayan koyunlar, liderini arayan sigir milletim misali, kuzenin deyimiyle “Mala bağlamışlığın ne olduğu bizzat yerinden öğreniliyor. Günler, haftalar, aylar bir kıvılcımı beklerken geçip gidiyor.” Gecenin bu saaatinde alinti yapmis olmam yaziyi doldurma ihtiyacindan degil, basta da ifade ettigim gibi “Huh’” cizgisini izleyerek onu kendi bicimime sokma arayisimdan kaynaklaniyor. Umuyorum ki tatar kurator (tatar editor mu demeliyim) de bu feryadimi duyacak ve bu yaziya yaziyla karsilik vererek bir bozukplak ritueli olusmasinda kendi payina duseni fazlasiyla yapacaktir.

Bilgisayarimda turkce karakterlerin olmayisi gibi bir handikap yasadigimi da ayrica belirtmeliyim ki yeni bir paragraf acayim. Cok fazla kisi olmadiginiza inanmanin otesinde bildigim siz sevgili okurlarin ve seyrek yazarlarin da bu duruma anlayis gosterecegini umit ederek yaziya ismini veren “Chianti”mden bir yudum daha aliyor ve “mala baglamanin” da bir sonu olduguna inanmak istiyorum.

Her ne kadar Burroughs’un cut-up’lari gibi olmasa da, simdi uydurdugum yazi arasi cut-up’la (!) soluklanmis olmamiz ya da olmam yukarida cizdigim karanlik ama estetik olmayan o tablodan beni kurtarmiyor maalesef. Ne diyelim? Devami gelecek. Once su siseyi devirmeli!

October 31st, 2009

Lykke Li – Youth Novels

Yazar: Gökhan - Kategorisi Müzik

Lykke Li

KCRW sağolsun, Lykke Li ile ilk tanışmam Twilight‘in Soundtrack’lerini çalmaları ile oldu. Lykke Li’nin bu albüme katkısı Possibilities parçası ile olmuş. Tam olarak nerede çalıyordu bilmiyorum ama film bende etki bırakmasa da bu parça gayet tesirli oldu. Bu 86 yılında İsveç sınırlarında doğan hanımefendinin Youth Novels albümünden dilime takılan birkaç parçanın tadına aşağıda bakabilirsiniz. Uh ooh ooh uh ooh ooh uh ooh oooh, uh ooh ooh uh ooh ooh uh ooh oooh….

Lykke Li – Little Bit

Lykke Li -I’m Good, I’m Gone

October 3rd, 2009

Burnumda tüten yıllar

Yazar: Gökhan - Kategorisi Yaşam

Söylemek için çok çok erken biliyorum ama yine de tütüyor be arkadaşım ne yapayım? Döndürüp çeviremiyorsun ki zamanı tekrar o günleri yaşayasın. Başının döndüğü zamanlar, nedense hep güldüğünü hatırladığın anlar pek uzak geliyor. Halbuki değil. Lakin tadı başkaydı. Herşeyin olduğu gibi. Şimdi uzaklardan bakıyorum uzaklara.

Sepya değildi. Hafif kızarmış, acıya saran bir tatlı renkti. Yeşilimsi. Denizimsi. Mis kokuyor değil mi Asmalımescit sokakları? Hep bir melodi var Tünel’in girişinde. Ya aşağı Galata’ya sallanırken? Beşiktaş’tan Ortaköy’e sabaha karşı yürürken avaz avaz bağrışan martılar. Sıçayım hepinizin bacağına! Özledim! En çok da sizi be gençler, hepinizi…

Koptu Kervan – Bhala Ksika
Koptu Kervan – Katibimi

May 12th, 2009

SansüreSansür | YAY! Hareketi

Yazar: Gökhan - Kategorisi Güncel

May 5th, 2009

Bugün Hıdırellez

Yazar: Barış - Kategorisi Diğer


Hıdırellez’de dilenen şeyler gerçek oluyor. O yüzden bu sene de Ahırkapı’ya gidip hem dileğimi tutucam hem de romanları dinleyip derdimi tasamı unutmaya çalışacağım. Böyle bir imkanı olmayanlar ise gece yatmadan önce, dilediği şeyin resmini çizip, onu bir yerlere (genellikle balkona falan bırakılır) saklaması gerekiyor. Geçen sene tavşan istemiştim, o yüzden 62 yazmıştım kağıda. Sonra korkmuştum, plakası 62 diye Tunceli’ye falan düşmekten.

May 2nd, 2009

Lookbook – I fear you, my darkness EP

Yazar: Barış - Kategorisi Müzik

Yeni bir grup. Oldukça yeni. İlk EP’lerinden 3-4 şarkı dinleyebilme şansım oldu. Güzel. Özellikle my darkness ve king of con şarkıları… M83 dandik olmasaydı ve kadın vokal olsaydı böyle olurdu sanırım. Distortion’ı falan dayasan, çok sağlam shoegaze şarkılar yapılır bu Lookbook ile. Ama bu haliyle de oldukça güzel. EP’nin tamamı henüz soulseek’te falan bulunamıyor.

my darkness.mp3
believe the hype.mp3

myspace

May 1st, 2009

4. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali

Yazar: Barış - Kategorisi Etkinlik, Sinema

İstanbul, Ankara ve İzmir’de başlıyor. Biletler ücretsizdir. Güzel filmler var gerçekten de. Film gösterimlerinin yanında, çeşitli atölye çalışmaları da gerçekleştirilecektir. Daha sonra anadolu’nun başka başka şehirlerinde de tekrarları yapılacaktır.

http://festival.sendika.org/index.php

April 4th, 2009

Demokratik Okyanusya

Yazar: Gökhan - Kategorisi Politika

Savaş Barıştır
Özgürlük Köleliktir
Bilgisizlik Kuvvettir

Hakikat (Doğruluk) Bakanlığı, George Orwell’in 1984 adlı romanındaki Okyanusya’nın dört büyük bakanlığından birisidir. Bu bakanlık haberler, eğlence, eğitim ve güzel sanatlarla ilgileniyordu. Amacı ise, doktrine uygun şekilde tarihi yeniden yazmak ve gerçekleri bu uğurda sapıtmaktı. Örneğin Büyük Birader’in öngördüğü bir durum yanlış olursa, Hakikat Bakanlığının çalışanları bu söylemin tarihini bulup, o güne ait bu konu ile ilgili bütün haberleri değiştirir, sanki tam tersi söylenmiş gibi yansıtırlardı. Bu sayede parti her zaman haklı olur ve hatasız ve güçlü bir parti imajı daima korunurdu. Keza eğitimin de bu bakanlık çatısı altında olması, kısa süreli şuura sahip ve bilginin yeterliliği ile kaynağını sorgulamayan yurttaşlar yetiştirilmesi için idealdi. Çünkü aslında bilgi demek kuvvet demekti.

Peki bilgi ne demektir? Bilgi her şeydir. En başta iyiyi, doğruyu ve güzeli kavramaktır. Böylece kötüyü anlamaktır. Geçmişini bilen, gününü kurgulayabilen ve geleceğini planlayabilen bireyleri var edendir bilgi ve bizleri düşünmeye sevk edendir. “Bilgi güçtür.” (F. Bacon) “Bilgi iktidardır.” (K. Marx)

Fakat çoğu iktidar açısından bilgi amaçtan ziyade araç olmuştur. Bilginin varlığı ve yokluğu iktidarın güç dengesini belirlemiş, iktidarın sürdürülebilirliği için bilgi araç olarak kullanılmıştır. Orwell’in devletinde bilginin tek taraflı, yani parti için, varlığı mutlak bir gerektir. Bu bilgi sahipliği iktidar tekelinde kalmalıdır ki, toplumdaki bireylerin zihni sadece Okyanusya’nın geleceği için çalışsın, başka amaçlara, özellikle iktidarın paylaşımına hizmet etmesin. Bu tür obskurantizme tarihimizde de sıkça rastlanmıştır. Örneğin ortaçağ avrupasında dini ve entelektüel sahada ölü bir dil olan Latincenin kullanılması gibi. Böylece Roma ve Antik Yunandan miras kalan bilgi Rönesansa kadar Katolik kilisesinin tekelinde kalmıştır. Bu tür güç unsurlarına dayanan iktidarlarda bilginin kaynağı otoritenin hakimiyeti altındadır. Enformasyon sadece iktidarın eliyle olur ve kurşun geçirmez katılığa sahiptir.

Orwell’in Okyanusya’sında ve tarihin derinliklerinde bilginin iktidar ile olan bağlantısı yukarıda anlattığım gibi tek taraflı amaca yöneliktir. Günümüzde ise, şartlar değişmiştir. Artık bilgiye ulaşmak daha kolaydır. Bilginin kaynağını sorgulayabilmek ve en azından inanmama hakkına sahip olmak bireylerin ufkunu açmıştır. Elbette bu söylediklerim her birey için aynı olmamaktadır fakat günümüzü geçmiş ile kıyasladığımızda, veyahut Okyanusya ile, halimizin daha iyi olduğu su götürmez bir gerçektir. Fakat bu demek değildir ki, son derece şeffaf bir yönetim şekli bütün devletlerce benimsenmiştir. Halen daha sansür uygulamaları en demokratik devletler tarafından yapılmakta, bilginin varlığı üstünlük için paylaşılmaktan kaçınılmaktadır. Önemli bilgilerden ziyade suni gündemlerle halk uyutulmaktadır. Aslında dünya üzerindeki iktidarlar bu günlerde bilgi üzerinde denetimini kaybetmiştir diyebiliriz. Guantanamo’da yaşananlar araştırmacı gazeteciler ve bağımsız bilgi kaynakları tarafından ortaya çıkarılmıştır. Irak savaşında CNN haber bültenlerinden ziyade El-Cezire kanalı takip edilmiştir. Bunlar gibi örnekler ifade özgürlüklerine ve bilginin asıl kaynağına yani çıkış noktasına taraflı veya tarafsız ulaşmanın olanağını göstermektedir. Lakin, bu sefer de iktidarlar insanların bilgiye olan susuzluğunu başka yöntemlerle gidermiştir. Tıpkı bir hafta süren diziler, realite şovları ve düşündürmeden güldüren eğlence programları gibi. Evet; zaman değişmiş, gelişim sağlanmıştır ama yine de iktidarın bilgi ile olan ilişkisi toplumun çıkarından çok kendi çıkarına hizmet etmiştir.

Sonuç olarak bilgi iktidarın hem unsuru hem de ta kendisidir. Nasıl zamanında kilise günah çıkarma seanslarıyla insanların sırlarını öğrenip toplumu maniple etmekte başarılı olduysa, günümüzde de partiler seçmenlerin istekleri ve arzuları doğrultusunda propagandalarla iktidara gelmekte ve aynı yöntemlerle yerlerini sağlamlaştırmaktadırlar. Yani bilgiye ulaşabilmek kadar kullanabilmek de önemlidir. Aynı durum bireyler için de geçerlidir. Çünkü yirmi birinci yüzyılda yaşıyoruz ve bilgilere kolayca ulaşabiliyoruz. Artık bilgiyi tekelde tutmak çok güç. Araştırarak bulduklarımızı inceleyip harmanlayıp özümsemek ve kullanmak gerekiyor. Ve mutlaka paylaşmak. Çünkü bilgi kuvvettir.

March 18th, 2009

Domino

Yazar: Barış - Kategorisi Diğer

Kafa bazı zamanlarda, dönüp dolaşıp aynı şeyleri düşünmekten başka bir şey yapamaz oluyor. Aslında bu tam anlamıyla dönüp dolaşıp aynı yere gelmek gibi değil de, domino oyununda olduğu gibi, ard arda dizilen düşüncelerin hep belirli bir şekil ve istikamette gitmesi ve her zaman belirli sayıları kullanmak zorunda kalmak gibi bir şey. Elinde çok fazla 6 içeren taş varsa, o 6′yı elinden çıkarmak için ya sonu 6 ile biten taşı koyacaksın son hamlende, ya da karşındakini 6 koydurmaya çalışacaksın. Zaten karışık olan da burada başlıyor; karşındakini de kendi istediğin yönde hareket ettirme ihtiyacı…
Bu müthiş şarkı, bu anlamsız yazıya güzel uyuyor sanki… Matmos – Les Folies Françaises

March 17th, 2009

90 Dakika Üzerine

Yazar: Barış - Kategorisi Diğer, Güncel, Spor

Kenan Onuk zamanın 90 Dakika’sıyla, onun ölümünün ardından izlediğim -4 seneye yakın bir süre oldu- 90 Dakika arasında büyük bir uçurum vur. İlk aklıma gelen fark, Onuk zamanındaki programın bir sinir harbine dönüşme gibi bir ritüeli yoktu. Oluyorsa da çok nadir ve -bunu söylediğime inanamıyorum- büyük ihtimalle haklı görülebilecek sebeplerden dolayı oluyordu. Sanırım Kenan Onuk’un kalitesi bunu yaratan faktörlerden biriydi. Onun ardından, programı adam gibi idare edebilen, Hıncal ve Haşmet’in altında ezilmeyen biri gelmedi. Fuat Akdağ alınmasın ama, bu program için konuşmak gerekirse, kendisi son derece sünepe bir şahsiyet gibi geliyor bana. Ne programın gidişatını, akışını ustaca idare edebiliyor, ne de sözü kesilmeden bir ya da iki cümle bitirebiliyor. Hıncal’ın coştuğu ve coşturduğu anlarda ise, olaya el atması ise bizim için tamamen hayal olmuş durumda. Tek dediği ‘eee, aslında reklam, eeeee, zamanı, eee, …” tarzı cümleler oluyor sanki.

Onuk sonrasındaki farklılıklardan bir diğeri de, adamların futbol konusundaki görüşlerinin çok daha az saygı duyulur bir kıvama gelişidir. Tamam, eskiden de öyle süper, derin taktiksel diyaloglar yaşadıkları yoktu ama bu tip diyaloglara girdiklerinde bile insana çok mantıksız gelebilecek görüşler bildirmiyorlardı. Ama asıl önemlisi, oyunun taktik boyutunun dışındaki mevzulara bakışları, diyalogların akışı insanın hoşuna gidiyordu. Oldukça keyifli geliyordu Haşmet’in karakartal hakkındaki yorumları… Ama bugün öyle mi? Sanmıyorum. Bir kere, Hıncal’ın yaptığı yorumlara Hıncal’ın kendisinin nasıl inanabildiğinden emin değilim bugün ben. Olaylara hep “ulan ben ne yapıp edip, durumu dünyanın en kötü, en aşağılık, en berbat ve cahilce şeyi olarak göstermeliyim” kasışıyla yaklaştığından mıdır, yoksa yaşından mıdır bilinmez; beş cümle ediyorsa, dördünde kimden veya neyden bahsediyorsa onu yerin dibine sokması, tutulur yerini bırakmaması artık insanda dinleme gücü bırakmaz oldu. Hele mevzu Galatasaray ise, Hıncal’ı ve onun nefretini durdurabilene aşkolsun. Ha, tabii şu da var. Galatasaray konusunda ne kadar nefret dolu ve kötümserliğin en yüksek noktalarında dolaşan cümleler kurmuş olursa olsun, alttan alttan takımın yaltakçılığını da en iyi şekilde ve en ucuz şekilde de yapabilmektedir. İşin kötü yanı ise, Hıncal’ın bu şovmenliğine kimsenin ses çıkarmaması, “bir dur orada Hıncal ağabey” diyememesidir. Tek istisna, sanırım Mehmet Demirkol idi. Onun da akıbetinin ne olduğunu herkes biliyor. Hıncal Şov yıllardır devam ederken, Haşmet de iyiden iyiye basiretsizleşen, Hıncallaşan biri oldu çıktı. Eğer çok alakasız bir şeyden bahsetmeyecek ise, diyeceği şeyin temelde Hıncal’ın dediği saçma sapan cümlelerin bakış açısından çok da kopuk olmadığı insanın canını iyiden iyiye sıkıyor. Bilmiyorum, eskiden program bir Hıncal time, bir de Haşmet time şeklinde gidiyordu ve her ikisinin odaklandığı ve anlattığı şeyler birbirinin karbon kopyası gibi durmuyordu. E, bir de derleyici, toparlayıcı ve Hıncal’ın sürekli takıldığı Kenan Onuk da vardı. Denge Politikası vardı sanki üçünün arasında, ama keyifli bir denge politikası.

Son birkaç yıldır, ne futbol muhabbetleri, ne futbol dışındaki geyikleri -ki çok azaldı bu- çekilebilir bir program olup çıkmıştır bu 90 Dakika. Haşmet’in ve Fuat’ın Hıncal karşısındaki sessizlikleri ve uyumu hiç mi hiç sarmıyor artık. Alemlerin en delikanlı adamlarından Cem Dizdar’ın da katıldığı Karşı Saha’ya akmak en mantıklısı. Ama o da iki haftadır yayınlanmıyor. Biz de Hıncal Şov’a bağlıyoruz mecburen. Neyse, İbo Şov bitmiş. Hıncal bitmesin, ama bir düzelsin, toparlansın artık.

guided by voices – blimps go 90

March 11th, 2009

Tune-up Utilities

Yazar: Barış - Kategorisi Diğer, Yaşam


Bilgisayarlarda antin kuntin dertlere deva olması için kullandığımız bir yığın yazılım var. Yok antivirüsü, yok nerosu, yok soulseeki, yok mesanesi, derken sanal hayat ne kadar da kolaylaştı ya… Bazen insan vücudu ya da beyni için de böylesine programların bazıları olsa diye düşünürüm. Kurcaksın nortonu, mcafeeyi, grip falan olmayacaksın kolay kolay.

TuneUp Utilities diye harika bir program var bilgisayarlar için. Yüklüyorsun, bilgisayarındaki bütün yapısal sorunları hallediyor tek başına. Harddiskini birleştiriyor, registry temizliyor, backupları kontrol ediyor, vs… Antivirüs falan hikaye, aslında bunun insanlar için bir versiyonu olmalıydı. Bir basıcan, kafaya defrag çekicek, bi basıcan, bu ülkede yaşadığın, gördüğün gereksiz anılar gibi akıldaki gereksizlikleri, kayıtları, registry cleaner gibi temizleyip düzenleyecek. Gerçekten şahane olurdu. İlerde olur belki ya, kim bilir?

O değil de, bu Mourinho hıyarı gitmiş, yine “Sir”e ileri geri konuşmuş, sonra da sir emekli olduktan sonra united’de görev yapabileceğini ima etmiş. Ulan sana mı kaldı oralar? Ama olur da böyle bir şey gerçekleşirse, bir registry cleaner gerekecek biz unitedlilere; geçmişteki kıllıklarını unutmak için.

jamie lidell – another day.mp3
jamie lidell – multiply.mp3