Archive for
June, 2007
June 30th, 2007
Kategorisi
Müzik
Yazar:
Barış

Stephen Malkmus'un 2 yıl önce yayınladığı Face the Truth albümünü soulseekten indirdikten sonra Baby C'mon şarkısını açtığım ilk andan itibaren gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. 2 yıl geçti. O zamanlar melodiyi bir tek "çöpçüler kralındaki şarkı" diye tanımlayabiliyordum. Daha sonra şarkının adının Gurbet olduğunu ve Özdemir Erdoğan'a ait olduğunu öğrendim. Şunu da belirtmeliyim; Malkmus yıllar önce Türkiye'de birkaç aylık bir zaman geçirmiş. İyi de etmiş. Ayrıca Pavement'in Spit On A Stranger Klibinde, grubun davulcularından Steve West'in üzerinde Fenerbahçenin klasik beyaz kollu çubuklu forması bulunmaktadır. Elmiranın bana söylediğine göre Steve zamanında İzmir'li bir kız arkadaşı yapmış ve forma da oradan kalma. Neyse… Gurbet'i müzik dosyası formatında bulamadım fakat youtube - gurbet adresinde bir klibi var. Onun dışında aşağıda da filmdeki enstrumantal versiyonundan bir giriş bulunmakta.
baby c'mon.mp3 vs copculer krali.mp3
June 30th, 2007
Kategorisi
Diğer
Yazar:
Barış

June 29th, 2007
Kategorisi
Müzik
Yazar:
Barış
Uzun zamandır beni böylesine mutlu eden bir klip izlememiştim. Hayran kaldım diyebilirim.
Ayrıca Feist'in son albümü The Reminder bence Let It Die albümünün çok daha ötesinden bir güzelliğe sahip. So Sorry şarkısı nasıl bir şarkıdır mesela? İlk dinlediğimde tüylerimi diken diken etti. Ardından gelen şarkılar da garip bir neşeye sahip.
feist - so sorry.mp3
June 27th, 2007
Kategorisi
Haber
Yazar:
Barış
Baskın Oran, bu gece saat 23.00'dan itibaren Okan Bayülgen'in NTV'deki "Bu Sizi İlgilendiriyor" programına konuk oluyor.
June 25th, 2007
My Morning Jacket benim için Heartbreakin' man ile başlamıştı yıllar önce. İlk dinlediğim an ne hissettiysem bugüne kadar da aynı şeyi hissettim. Böylesine kısa ve net bir şarkı, bu kadar mükemmel olabilirdi. Benim için hayatımın en önemli ve en güzel şarkılarından biridir. MMJ geçtiğimiz günlerde At Dawn ve Tennessee Fire albümlerinin bazı şarkılarının demo ve konser kayıtlarının olduğu bir albüm yayınladı. Demo diyip geçmedik ve dinledik. Yine inanılmaz güzellikte. Zaten At Dawn ve Tennessee Fire albümleri, grubun hayranları için birer klasiktir. Çok güçlü şarkılar bulunduran bu albümleri daha önce dinlemediyseniz mutlaka dinlemelisiniz. Beğenirseniz At Dawn & Tennessee Fire Demos isimli albüm yayınlanmış bulunmakta. Özellikle Twilight'ın canlı versiyonunu dinleyince grubun enstrumantal açıdan ne kadar güçlü olduğunu da anlamak pek zor değil. Ama favorimiz her zaman olduğu gibi Heartbreakin' man: h' man.mp3
20 times i wish you'd understand,
that you're breakin the heart of this heartbreakin man.
20 times i wish you'd use the door,
cause you're makin this heart want some more.
June 25th, 2007
Bağımsız sol adayı mı parlamentoda görmek istersiniz, yoksa sistem partilerinin aday listesinde orta sıranın altında yer alan bir adayı mı?
Ahmet İNSEL
Bağımsız adaylar seçim gündemine tüm ağırlığıyla girdi. Birçok bölgede seçmenler, sistem partilerinin kendilerine dayattıkları milletvekili adaylarına oy vermeye artık mecbur değiller. Birçok seçim çevresinde, özellikle demokrat, özgürlükçü seçmenlerin, sol sıfatını tekeline alarak, sol değerleri iğfal edenlere kerhen oy verme gibi bir gerekçeleri olmayacak. Ve, "kimse beni temsil etmiyor" diyerek, sandığa gitmemenin ya da boş oy vermenin de gerekçesi kalmayacak. Elbette tüm Türkiye'de, bütün seçim çevrelerinde değil, ancak seçim sisteminin bağımsız bir adayın seçilmesini olanaklı kıldığı yerlerdeki demokrat seçmenlerin ellerinde böyle bir tarihi fırsat var. Diğer seçim çevrelerindeki demokratlar ise bu olası tarihi başarının ortağı olacaklar. Birçok kez belirtildi ama tekrarlamakta yarar var. 12 Eylül rejimi, yüzde 10 gibi son derece ağır bir ulusal baraj yaratarak, sonuçta tek turlu bir çoğunluk sistemini empoze etti. Sistem iki veya üç partinin Meclis'te temsil edilmesini öngörüyor. Barajı geçen partilerin kendilerine verilmeyen oyları gasp edip, boş kalan milletvekillerini aralarında paylaşmalarını örgütlüyor. 2002 seçimlerinde, AKP ve CHP geçerli oy veren seçmenlerin yüzde 45'inin oylarını gasp etti. Ne iktidar partisi ne de muhalefet, dört buçuk yıl boyunca, seçim sisteminin değiştirilmesi yönünde en ufak bir girişimde bulunmadı. Bu baraj rantı koalisyonunu önümüzdeki seçimlerde büyük ihtimalle bağımsız adaylar bozacak. Baraj birçok yerden delindiği için işlevini kaybedecek.
Bunun yanında, siyasal rejimin otoriter özüyle uyumlu olan sistem partileri, yasaların ve seçim sisteminin de buna uygun olması sayesinde, milletvekillerinin seçmenler tarafından değil, parti liderleri tarafından seçilmesini artık bir kural haline dönüştürdüler. Özellikle çok sayıda milletvekili çıkarılan seçim bölgelerinde, seçmenlerin oy verdikleri partinin listesinde yer alan milletvekillerinin çoğunun adını hayatlarında ilk kez duyduklarını biliyoruz. Seçildikten sonra bile bölgesindeki seçmen tarafından çoğunun adı dahi bilinmiyor. Bunlar seçmenlerini değil, parti liderlerini temsil ediyorlar. More
June 24th, 2007
Kategorisi
Yaşam
Yazar:
Barış
İstanbul 2. Bölge Bağımsız Sol Adayı
June 24th, 2007
Bugünlerde Deniz Baykal'a yüklenmek, sürekli olarak aşağılamak moda olmuş. Adam hep kötüydü, bir tarafında her zaman bir faşoluk seziliyordu ve doğal olarak hiç bir zaman sol değildi, partisi de sol olmadı. Yıllardır bir şekilde Deniz Baykal'a karşı belli bir tutum vardı, ancak günümüzde bir moda ya da dile dolanma olarak tabir edebileceğim bir şekile dönüşmüş, Deniz Baykal'a öyle ya da bu şekilde, şuursuz da olsa giydiren insanlar görüyorum. Bu insanların çok büyük bir kesiminin ortak noktası ise, Deniz Baykal'a karşı olan söylemlerine rağmen, 22 Temmuz seçimlerinde CHP'ye oy verecek olmaları. Şuursuzluk burada yatıyor zaten. Kendilerin dinlediğimizde "Baykal şöyle, Baykal böyle. Ama ne yapalım? AKP mi gelsin gene başımıza?" sanırım en çok duyulan ya da duyulmasa bile hissedilen ifadelerden olsa gerek. En gencinden en yaşlısına herkes aynı. Aynı 'ezber'in etrafında dönüyor. İnsanlar halen ya bu ülkede parti liderlerinin parti içi karar alma mekanizmasında, hatta her şeyinde ne kadar etkili olduğunun farkında değil ya da işine geldiğinde farkında olmuyor. Öncelikle şunu belirtmeliyim, CHP'nin başından Deniz Baykal gitse ne olur gitmese ne olur? Benim için çok büyük bir değişiklik yaratmaz. Ancak CHP sempatizanı bir çok insan için söylemek gerekirse, siz onlara oyunuzu verdiğiniz sürece Baykal orada kalacaktır. Bu biraz değil, tamamen Baykal'a rağmen, Baykal'la birlikte şeklinde bir anlayıştır ve hiç kimseyi hiç bir yere götürmeyecektir. Korkuların çok büyük olduğu belli. Ancak şunu da belirteyim, önümüzdeki seçimlerde AKP'nin yüzde 40 civarı bir oy aldığını gördüğünüzde sakın şaşırmayın. Son araştırmalar ve anketler bunu göstermekte. Şimdi böylesine büyük bir güç karşısında halen eski tip/muhafazakar algı ve anlayışlarınıza sarılarak mı korunacaksınız? Sevmediğiniz bir adamın meclisteki ana muhalafet partisinin lideri olarak, yine bağırıp çağırmaktan öteye gidemeyen siyaset anlayışı sizi o korkularınızdan koruyabilecek midir? Ben öyle olacağını sanmıyorum. Bu seçimler bir değişiklik vakti olsun; "Atatürk'ün partisine vermicem de kime vericem" demeyin. Vakit artık "kendisini sevmem ama napalım abi, güçler bölünüyor" vakti değil. CHP sizi daha ileri götürmüyor. CHP insanların belli bir açıdaki korkularına kalkan olacakmış zannediliyor olabilir, ama ileride çok daha büyük korkulara vesile olacaktır. Günü kurtarmaya çalışan çabalar, maalesef içinde yüzmeye çalıştığımız dalgalı denizi aşmamızı sağlamayacak, aksine bizleri yavaş yavaş dibe çeken akıntılar olarak karşımıza çıkacaktır diye düşünüyorum. Üstelik sular da oldukça bulanık ve bildiğim kadarıyla cumhuriyet kadınlarımızın çok gelişmiş solungaçları ve sonarları da bulunmamakta. Hadi hayırlısı.
June 22nd, 2007

Konser öncesinde "it's gonna be legen…" diyordum, mix master mike'yi beklerken "..wait for it…", konser sonrasında da gönül rahatlığıyla "…dary" diyebildim. Uncle Barney olsa, sanırım o da aynı şeyi söylerdi. Aylardır beklediğim ama yine aylardır bileti alma konusunda çok düşük bir isteklilik gösterdiğim Beastie Boys konseri hakkında gecikmiş de olsa, bir şeyler yazmamamın fena olmayacağını düşündüm.
Konsere günler kala elimde bilet olmamasının ötesinde, kendimde bilet almak için yeterli istek ve iradeyi bulamamıştım. Neyse ki çeşitli çabaların ardından vizeyi elime geçirebildikten ve konser için uygun organizasyonu yoğun bir telefon trafiğiyle sağladıkdıktan sonra Park Orman'a doğru yola koyulduk. Sıcaklık mükemmel, gökyüzü apaçık, yıldızlar üzerimizde iken, artık diğer yıldızların sahneye çıkmasını beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yoktu. Arada sahte bir 20'liği bira gişesine kakalamak gibi bir derdim vardı, sağolsun Kerem bu noktada devreye girdi. Aslında Park Orman'a girerken, sahte paradan daha önemli bir sorunumuz vardı. Kerem'in fotoğraf makinasını içeri sokmamız gerekiyordu. Makina amatör olmadığı için biraz sorun yaşasak da, görevli kıza durumu anlatırken yaptığımız laf cambazlığı ve kızın dünya iyisi ve güzeli olması sorunu aşmamıza yetti.
Saat 10'u geçtikten sonra artık MixMaster'in introsunu beklemeye başladım. Beklentimin aksine, grup hep birlikte sahneye çıktı ve lak diye girdile. Çok da güzel oldu hani. Grubun yeni albümü olan Mix-Up için Fredo(Alfredo Ortiz) ve Money Mark (Mark Ramos Nishita) da perküsyon ve klavyede önemli katkı yaptıkları için onları da sahnede görmek oldukça sevindiriciydi. Bu arada belirtmeliyim ki Mix-Up albümü gerçekten mükemmel bir albüm olmuş. Konserde de tabii ki bu yeni şarkılardan aralara sıkıştırdılar. Aralara sıkıştırdılar diyorum çünkü kesinlike albüm tanıtım konseri şeklinde anılabilmesi mümkün değil. Bir çok ağır topun yanında, yanlış hatırlamıyorsam, sadece 5-6 tane yeni şarkı çalmışladır ki hazırladıkları setlistin de mükemmeliğinden ötürü yeni albümün ensturmantal şarkıları hiç bir şekilde havayı bozmadı. Performanslarının ilk yarısı bu eski-yeni karışımıyla geçtikten sonra Adrock klasik "ilk defa istanbuldayız, çok güzel bir hava" vs tribi çektiği sözlerini "madem ilk defa geldik, hadi o zaman neyimiz var neyimiz yoksa hepsini dökelim" şeklinde bitirince içimden bir "işte bu" çektim. O andan itibaren çaldıkları parçalar ve enerjileriyle bu konseri bence Türkiyede verilmiş en iyi bir kaç konserden biri yaptılar. Açıkta hiç bir şey bırakmadılar. Gerçekten neleri varsa yoksa ortaya atmışlardı. Brass Monkey sırasında bir çok kişi kendinden geçmişti.
Tek bir bis yaptılar. Birilerinin hoşuna gitmemiştir. Onlar adamların kaç tane şarkı çaldığını ya da ne çaldığını umursamamıştır. Zannetmiyorum doyamayan çıktığını. Bis'e ilk başta MixMaster Mike çıktı. İnanılmaz bir intro mu desem yoksa tek başına bir şov mu desem bilemedim, ama Intergallactic'e geçişini hayatım boyunca unutamam. Tripple trouble'a yaptığı geçiş de inanılmazdı, hakkını yemeyelim. Son şarkılarını George W. Bush'a armağan etmeleri de ayrı bir güzellikti. Çünkü şarkı Sabotage idi. Sabatoge'in ardından başka ne istenebilirdi ki?
Benim için tek kelimeyle efsanevi bir konserdi. Ses kısıktı belki. Bir çok kişi şikayet etmekte haklı ancak dinlemeyi çok isteyen sahneye yaklaşabilirdi. Ben de öyle yapmıştım. O yüzden en ufak bir sorun çekmedim. Enstrumantal açıdan ne kadar iyi olduklarını gösterirken, canlı performanslarıyla dünyadaki en eğlenceli topluluklardan biri oldukları gerçeğini hepimizi iliklerine işledi bu adamlar. Ertesi sabah 10'da bütünlemem vardı ama çok yorulmuştum ve aldığım alkolün etkisiyle kafam da fena değildi. Hiç de çalışmamıştım. Ama ne önemi var? Beastie Boys benim şehrime gelmişti, kaçıramazdım. Mike D, AdRock, MCA, MixMaster Mike, Money Mark ve Fredo… Hepsine teşekkür ediyorum.
O anın heyecenı çalan şarkıların tamamını aklımda tutmama engel olsa da Last.fm'deki bir günlük/güncede karşılaştığım setlisti sizlere de aktarayım:
Gratitude
Tough Guy
B For My Name
Live at PJ's
Root Down
Super Disco Breakin'
Sure Shot
Remote Control
Egg Raid
The Gala Event
Flute Loop
Pass The Mic
Brass Monkey
Triple Trouble
Shambala
Lighten Up
14th Street Break
Heart Attack Man
The Maestro
Body Movin
Check It Out
No Sleep Till Brooklyn
3 MC's and 1 DJ
So What'cha Want
Intergalactic
Time For Living
Sabotage
Not: Fotoğraflar için büyük fotoğrafçı Kerem'e (@ flickr) ve Pentax K10'a teşekkür ederiz :] Elimizde daha çok resim var, ilgilenenler irtibata geçebilir.
June 21st, 2007
Kategorisi
Müzik
Yazar:
Barış
Belki çok kısa olabilir, belki bazıları tersten çalınmış olabilir, belki herhangi bir şeyin anlaşılması çok zor olabilir. Ancak Nigel Godrich'in Dead Air Space'ye attığı mesaj benim bir an için herşeyi unutmama, farklı bir dünyaya girmeme yol açtı. Bildiğimiz gibi Radiohead yeni albümleri için 1 seneye yakın bir süredir stüdyoya girip çıkmakta. Arada verdikleri kuzey avrupa konserlerinde bir kaç yeni şarkıyı tamamen dinleyebilme şansımız da olmuştu. Fakat Nigel ilk defa stüdyodan bir şeyleri kaydetmiş ve bunu şu sözlerle ortaya sunmuş;
"a bit of tape from the studio
I keep bits of tape which have been chopped out of the mixes when they were edited ..
stick em on a reel.. when you play it back it sounds like.. this"
5-6 farklı şarkıdan kesitlerin olduğu videodan, kim ne derse desin, ben yakın bir zamanda yeni albüm için büyük beklentiler içine girebileceğimi anladım. Sadece son parçanın Bangers And Mash olduğunu anlayabildim. I've got the poison, poison now! Neyse, ne diyorduk?
bangers 'n mash.mp3
June 20th, 2007
Kategorisi
Müzik
Yazar:
Barış
Kişiliklerin oturamamasından kaynaklanan bir durum olsa da, insanların kendilerini başkalarına ispat etmek için, daha doğrusu başkaları karşısında kendilerini gösterişli kılmak için ilk gördüğü ve hafif şekilli ama aynı zamanda ince dallara tutunmaları gibi aslında. Tutunduğun dalın kırılacağını bilmek onlar için hiç önemli değil, çünkü her zaman tutunacak başka bir dal bulacaklardır. 90'ların sonlarında alternatif kelimesinin oldukça laçka bir hal alması gibi bir durum bugün indie kelimesinin içinde bulunduğu durum. Sonuçta endüstriyel müzik her zaman ve zaman zaman bir şeyleri mainstream'e taşımıştır. Bugün bu role en uygun şey olarak da indie seçilmiş bulunmakta. Amaç veya büyüklük bir şeyleri etiketleyip, onu körü körüne sahiplenmek olmasa da, bugün bir tarafta Killers gibi gruplar indie etiketi altında kendilerine yeni hayranlar katarken, diğer tarafta "underrated" kelimesinin yanında cillop gibi duracağı müzikleri yapan gruplar mevcut. Bunlardan biri de çıkışını 90'lı yılların sonlarında, Minneapolis bölgesindeki üniversite radyolarıyla yapmış, ilk başlarda yanında bir de "the dangermakers" kelimesini barındıran, Walker Kong adlı grup.
Twee pop ve indie rock/pop öğelerini harmanlayan Walker Kong'un müziği ilk yıllarında yaptıkları şarkılara baktığımızda oldukça değişken ve oturmamış gözükse de, 2001 çıkışlı There Goes the Sun albümü ve gruba katılan önemli isimlerle birlikte çok daha oturaklı bir müziğe sahip oldukları söylenebilir. 2004 yılında Transparent Life ile devam eden grubun müziğini illa farklı örneklerle tanımlamak gerekirse, Orange Juice, The New Pornographers, A.C. Newman, mutlu bir Archer Prewitt, Luna ve Yo La Tengo benim söyleyebileceğim en uygun isimler olur.
Geçtiğimiz Mart ayında dördüncü albümlerini yayınlayan grup, kesinlikle bugüne kadarki en iyi işlerini yapmış gibi gözüküyor. Deliver Us From People albümüyle daha da bir İngilizleşmiş bulunan Walker Kong elemanları, bir çok şarkıda vokallere katkı yapmışlar ve özellikle mükemmel Andy Warhol & the Honey Bees şarkısıyla neşede tavanyaptıkları söylenebilir.
Sonuç olarak, 10 yılı aşkın süredir müzik yapan ve 30 yaşını aşmış elemanları olsa da, bugün Walker Kong'u dinleyince çok eğleneceğinizi zannediyorum. Ve şimdi müzik zamanı;
andy warhol & the honey bees.mp3
executioner song.mp3
battleship of thieves.mp3
June 20th, 2007
Kategorisi
Müzik
Yazar:
Barış
Ethnicity and Multiculturalism adında aldığım bir dersim vardı dördüncü sınıfta. Ders için hazırlamam gereken bir ödev için biraz araştırma yaparken karşıma çıkmıştı Turku. Zaten oldukça az bir nüfusa sahip Finlandiya'nın kurulmuş ilk şehri olan Turku, sahip olduğu kalelerin yanında, ülkeye gelen göçmenlerin ülkeye adapte olmasında, yani normalisation da deniyor bu sürece, bir buluşma noktası teşkil ediyor. Yani ülkenin etnik kimlik ve çok kültürlülük kavramlarının çalışmasını sağlayan kurumları ağırlıklı olarak Turku'dadır. Bu sebeptendir ki, şehir 2011 yılında, güzel şehrimiz İstanbul'un 2010 yılında olacağı gibi, Avrupa Kültür Başkenti olacak. Bu kadar hikayeden sonra neden bunları anlattığımdan bahsedeyim. Turku'lu iki eleman, Matti Jasu ve Valtteri Virtanen, 2004 yılında Goodnight Monsters isimli, ben diyim rahat ve sevimli, sen de şirin, bir grup kurmuşlar. 2005 yazında kendileri kaydettikleri ve bastıkları ve de ilk albümleri olan The Brain That Wouldn't Die bir iki gündür discmanimde aralıksız dönmekteydi. Tuhaf geldi bana. Çünkü garip bir albüm. Hemen hemen bütün şarkıları çok sıradan indie pop şarkıları. Buna rağmen dinlerken insanı bir kere bile kasmıyor ve bazı şarkılar sıradan olsa da çok iyi şarkılar. Albümün açılışı da oldukça güzel. Girls, Big Jets ve 20 Fingers 20 Toes oldukça keyifli şarkılar. Albümün ortalarında ortaya çıkan Under the Umbrella da the Unicorns şarkısı gibi ve oldukça iyi. Ama en iyi şarkı sanırım Demonstrator. Çok salak bir nakarat kısmı var :] Sonuç olarak, yaz aylarında çıkmış bu albüm içinde bulunduğumuz bu yaz aylarında oldukça iyi gidiyor. BMX Bandits, The Unicorns ve belki Beat Happening sevenlerin dinlemesi hoş olabilir. Bu arada yeni albüm yakın bir zamanda çıkabilirmiş. Neyse.
20 fingers 20 toes.mp3
June 17th, 2007
Kategorisi
Müzik
Yazar:
Barış
Son 2-3 aydır p2p aracılığıyla Interpol'ün yeni albümüne ulaşmak mümkün. Ama bu çakma Interpol albümü. Farklı albümleri, şarkıları "Interpol 2007", "Mammoth" vb. isimlerle etiketleyen uyanık insanlar bir çok insanı hayal kırıklığına uğratmıştı. Aslında halen uğratıyor olabilirler. Bunların en yaygını da Cut City'nin bir albümünün Mammoth-Interpol adı altında p2p ortamlarına sürülmesiyle ortaya çıkmıştı. Hmm, her neyse… Geçtiğimiz haftalarda grup, yeni albüm Our Love To Admire'den ilk single olan The Heinrich Maneuver'i internetten yayınlamasıyla birlikte Interpol'ün üçüncü albümü hakkında az da olsa bir fikir sahibi olmaya başlamamızın ardından, grup resmi internet sitesinde albümün temmuz ayında çıkacağını duyurdu. Sayılı günler azala dursun, yeni bir sızıntı haberinin internette dolaştığı gördüm. Doğal olarak bunun da yalan olma olasılığını düşünerek biraz tereddütle yaklaşsam da, yeni albüm şarkısı gibi duran bir kaç kayıt bulabildim. Şimdilik Pioneer to the Falls'u bir kenara koyarsak, beni çok tatmin edebildiklerini söyleyemeyeceğim fakat yine de hepsi dinlemeye değer. Sonuçta yeni albüm çıkmadan çok fazla bir şey söylemeye gerek yok ama ne olup ne bitiyor diyenler için;
rest my chemistry.mp3
pioneer to the falls.mp3
all fired up.mp3
the scale.mp3