Archive for
May, 2007
May 31st, 2007
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
Beastie Boys konseri yaklaştıkça kendi kendimi gazlamayı sürdürüyorum. En son Sasquatch'te iki ayrı günde verdikleri konserin kayıtları, youtube sağolsun, izlenilebiliyor. Aşağıdaki video, Hazirandaki konsere neden gitmek zorunda olduğumuzu gösterecek anlara sahip. MixMaster Mike'nin kullandığı samplelere dikkat! İnanılmaz bir kayıt. Bu kayıt biletimi bugün almama neden olacak sanırım.
May 29th, 2007
The New Year ve Pedro the Lion/David Bazan bugünkü müzik beğenimin oluştuğu yılların en başından beri benim için yeri ayrı olan isimler olmuşlardı. Bu özel yerlerini 2008 yılında çıkartacakları albümlerle pekiştireceklerini tahmin ediyorum.

Uzun zamandır
Kadane kardeşlerin
The New Year'ı hakkında oradan buradan bilgi kırıntıları bulmaya çalışıyordum. En son 2004 yılında yayınladıkları
The End is Near albümünden bu yana nerdeyse sesleri solukları çıkmıyordu. En sonunda dün gece, 2008 yılı ortalarında yeni bir albüm çıkarmayı planladıklanı öğrendim. Hatta bir kaç ay öncesinde
Touch & Go'nun 25. yıl şerefine düzenlediği festival dahilinde verdikleri konserin ful setinin kaydını da buldum. Araya
MMV adında yeni bir şarkı da sıkıştırmışlar. Kayıtlar harika olmadığından şarkı çok net anlaşılmıyor ama klasik Kadane/Bedhead havasının olduğu kesin.
MMV (live).mp3 Bakalım Matt Kadane, Bubba Kadane, Mike Donofrio, Peter Schmidt,
Chris Brokaw ve Josh McKay, kısacası The New Year, önümüzdeki dönemde nasıl bir albüm oluşturacak…

Öte yandan
Pedro the Lion 2006 yılında dağıldıklarını açıkladıktan sonra grupla özdeşleştirilebilecek olan David Bazan solo hayatına başlamıştı. O da geçenlerde Somerville'de bir konser vermiş. Setinde Radiohead'in Let Down cover'i da bulunmakta.
david bazan – let down (radiohead).mp3 2006 yılında
Fewer Moving Parts isimli çok şarkılı bir EP çıkaran Bazan,
Barsuk'tan 2008 yılında yeni bir albüm çıkarıyor. Bekliyoruz.
the new year – gasoline.mp3
pedro the lion – big trucks.mp3
pedro the lion – slow and steady wins the race.mp3
david bazan – backwoods nation.mp3
the new year.net
touch & go records
david bazan.com
barsuk records
May 24th, 2007
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
Bu hayattan ve bu evrenden nefret etmek için çok fazla sebep var. Hatta nefret etmek, bir çoğumuz için sevmekten çok daha kolay. Ancak şarkının sonundaki "you are my life, you are my universe" sözleri, parçanın ortalarındaki "forget this life forget this universe" sözlerine sanırım en iyi açıklamayı yapıyor. Metasciences'in Four-color love story adlı tek bir şarkısı beni hapsetmeye yetmişti. Bugün albümün tüm şarkılarının linklerini buldum. Tamamını dinledikten sonra bu müzik beni daha da etkiledi. Son dönemde karşıma çıkmış en güzel albümlerden biri. Pek araştırmadım ama sanırım 2 kişiden oluşuyor Metasciences. En azından birbirine aşık oldukları çok belli olan 2 kişi var vokallerde. Kayıtlar oldukça yalın ve basit. Evens'in sevimli hali gibi. Biraz da sevgili Orouni'yi andırıyor. Şarkı sözlerinde dünyada, çevremizde, iki insan arasında olan şeylerden bahsederken çizgi roman kahramanlarına da gönderme yaptıkları dikkatimi çekti. Daha fazla bilgi bulduğum zaman buraya eklemeye çalışıcam. Ama önemli olan müzik ve o da aşağıda. (İşaretli olanlar benim öncelikle tavsiye ettiklerimdir.)
Ek: Ruth Barabe ve Daniel Kibbelsmith imiş isimleri.
01 – up north.mp3
*02 – four-color love story.mp3
*03 – brain brigade.mp3
04 – the porch swing.mp3
05 – weary workers project.mp3
*06 – afroidioactive.mp3
07 – high noon.mp3
08 – animal war of 1979.mp3
09 – bang bang.mp3
10 – tivo the revolution.mp3
11 – okay.mp3
*12 – the pennsylvanian era.mp3
13 – the ship we sail.mp3
the metasciences.com
May 24th, 2007
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
Julian çok küçükken başlamış müzikle uğraşmaya. 16 yaşlarında çıkarmış basit, akıcı, melodik ve kısacık şarkılardan oluşan ilk albümünü. Dün ilk kez dinleme fırsatı buldum. Pek bilinmiyor kendisi. Albümü bulmam zor oldu. Eğer akşamdan kalma bir halde değilse, insan vücudunun cumartesi ya da pazar sabahları, kahvaltısını hazırlarken, daha ekmek kızarmadan iki dakkada dinlenebilecek bir albüm. Gözle görülüp görülemeyeceğinden emin olmasam da psikolojik olarak yüzde bir gülümseme yaratacak etkiye sahip bir müzik Julian Nation müziği. Son derece yalın, enstrumanların ve bütün notaların çok net duyulabileceği, ucundan da olsa Belle & Sebastian havasını kapmış, Jens Lekman'ın* ağır ağır süzülen vokallerine sahip bir müzik bu. İlerleyen yılları bekleyelim, Julian'ın önünde nasıl bir yol var hep birlikte görürüz.
*pony-up düzeltmesi
press gang kids.mp3
1992.mp3
…/julian nation.htm
book club records.com
May 23rd, 2007
Beastie Boys'un yeni albümlerinde MixMaster Mike'nin yer almadığını duymuştum. Grup yıllar sonra komple enstrumantal bir albüm yapma kararı almıştı… Bu albüme ait olup olmadıkları henüz kesin olmasa da iki yeni Beastie Boys şarkısının videoları yayınlandı. Haziran ayındaki konserden önce insanı heyecanlandıracak cinsten şarkılar…
the Rat Cage:
the rat cage.mp3
Off the Grid:
beastie boys.com
capital records.com
efes one love festival
May 22nd, 2007
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
"…I may go out every night and risk my life for strangers, but you're the only girl I'll ever love…"
download
nefis bir şarkı…
May 19th, 2007
Dün girdiğim sınav, belki de girdiğim son vize sınavıydı. Okul iki ay sonra bitiyor. Pek güzel bir his olmasa da üniversite yıllarının son bulması, şu an duygusallaşmaya gerek yok. Finallere kadar kısa bir süreliğine yoğun olmayacağımdan biraz müzik keşfi yapabilirim sanırım. Dave Derby diye bir elemana rastladım. Ne kadar biliniyor, neyin nesidir pek bilmiyorum ama "I use the soap" adlı şarkısı hoşuma gitti. Şarkı aşağıda. Ama diğer şarkıları hayal kırıklığı yarattı. Bunun dışında, Belçikalı Madensuyu'nun albümünü almak istemiştim, 15 € fiyat biçmişler, şimdilik uzak kalsın dedim mecburen. O paraya ebay'dan iki-üç tane az kullanılmış albüm alabilirim. A, B, C gibi enteresan ve ucuz sayılabiliecek alternatifler var. Bir bakıyım… 1 saat sonra da FA Cup finali başlayacak. United! United!… Kendi ligimizde berbat futbola alışmış gözlerimiz biraz şenlensin. Bir iki de şarkı koyalım alt tarafa, kulaklar şenlensin…
voxtrot – silence is a burden.mp3
stephen malkmus – verlaine/verlagne.mp3
christiana rosenvinge – king size.mp3
dave derby – i use the soap.mp3
the fa cup.com
madensuyu.be
ebay.com
dave derby.com
manutd.com
bonus:

May 9th, 2007
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
Hiç de azımsanmayacak güzellikteki vokal ve davul katkısının yanında, son derece melodik, canlı, akıcı ve akılcı çaldığı gitar, Chris Brokaw ismini burada anmama sebep oldu. Müziğe davul çalarak başlayan Chris Brokaw, New York'un ve SubPop'un nefis gruplarından Codeine'i Stephen Immerwahr ve John Engle ile kurup grubun ilk bir kaç albümünde yer almıştı. Codeine ile çalışmaya devam ederken, 1990 yılında Come grubunu kurdu. Thalia Zedek, Arthur Johnson ve Sean O'Brein ile birlikte kurdukları Come, Chris Brokaw için ana enstrumanın gitar olmasının başlangıcıdır. Brokaw'ın 1992 yılında ayrılmasıyla birlikte Codeine kaybederken, ilk Come albümü raflardaki yerini almıştı. Bir çok kişi için 90'ların en etkileyeci ve en özgün gruplarından biri olmuş Come, Gently, Down the Stream albümünün ardından Zedek ve Brokaw'ın ayrı yollardan gitmeye karar vermesiyle dağıldı. O zamana kadar Fifty Bucks, Jumbo, Karate ve Pullman gibi gruplarla çalışmış ya da içinde yer almış Brokawi daha sonra Consonant, Rosa Chance Well, ve tabii ki the New Year gruplarında farklı görevler almaya başladı. Consonant gibilerinde gitar ve vokallerde yer alırken, the New Year'da ise davul çalmakta. Solo çalışmalara başlamasıyla birlikte, one man band Brokaw ağırlıklı olarak enstrumantal şarkılar yapmayı tercih etse de, her bir yeni albümünde sesini duyabildiğimiz şarkı sayısı artıyor. Hiç de fena olmuyor doğrusu. 2002 yılında çıkardığı Red Cities albümündeki Shadows, 2003 yılının Wandaring as Water albümünden Cranberries, My Idea ve Bricks şarkıları benim için Chris Brokaw'ın solo çalışmalarını sürdürmesinin zorunlu olduğunu gösteren en güzel şeylerdir. Genellikle sert ve net tablolar çizen Brokaw, müziği gerçekten sevdiğini ve bildiğini gösteren az sayıdaki insandan biri olarak benim için önemini korumaya devam edecek.
shadows.mp3
move.mp3
my confidante.mp3
chris brokaw.com
12xu.net
codeine
come
May 8th, 2007
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
Radiohead'in bu yılın sonunda çıkacak albümlerinden midir bilmiyorum ama ara ara RH heyecanı sarıyor beni. Go to Sleep'in bu videosunu açarken çok değişik bir beklenti içinde değildim. Fakat şarkının bitimine yakın giren Johnny Greenwood solosu olayı çığrından çıkarttı. Muhteşem. Yeni Radiohead albümüne aşırı beklentisizlikle yaklaşan bir yığın insan var. Son HTTT albümü buna çok fazla katkı sağlamıştı. Bence Radiohead sadece Johnny'nin bu tip rahatsız sololarından oluşan bir albüm bile yapsa mükemmel olur. Warp ile de anlaşırdı. Zaten şu an boştalar. Gerçek dünyaya dönersek, bir çokları için Radiohead, Kid A ile birlikte anlam değiştirmişti. Bu kişilerin büyük çoğunluğu Kid A öncesi dönemin Radiohead'ini seven, her Radiohead şarkısında aşka dair hisler aramakta olan ve kendini öyle hissettiren bir grup. Geriye kalan azınlığı ise Kid A albümünü tepe noktası ilan edip, "ben bunu gördüm, başka bir şey görmeme gerek yok" diyen güzel sevilesi insanlar oluşturuyor. Neyse…
radiohead.com
warp records.com
May 7th, 2007

Tartışmasız, güncel sanatın en önemli ve büyüyen alanlarından biri olan dijital sanatı insanlara sunmak ve desteklemek üzere gerçekleşen 115DigitalArtGallery'nin ilk etkinliği Art:PartTwo geçtiğimiz günlerde Bükreş'te başladı.Kendileri, amaçlarını dünyanın dört bir yanından yeni yetenekler keşfetmek ve yarının klasiklerini bulmak olarak tanımlamışlar. Belirli bir teması olmayan bu etkinlikte 34 farklı ülkeden, 91 sanatçının toplamda 115 çalışması sergilenmekte. Ne güzeldir ki, bu 115 eser arasında benim de BloodySun adlı çalışmam sergilenmeye layık görülmüştü. Bükreş'e gidemediğim için galerinin ve diğer çalışmaların nasıl olduğunu merak ediyordum ve sonunda galerinin fotoğraflarını internete yükledikleri için neyin nasıl olduğunu görebildim. Gayet şık ve sevimli gözüküyor. Şimdi geriye Art:PartTwo katalogunu edinmek kaldı. Daha fazla bilgi 115.ro sitesinde.

bloodysun
115 @ flickr
May 6th, 2007
Bir yaz günüydü adeta. Camdan kafamı dışarı çıkardığımda yüksek nemi hissetmemek mümkün değildi. Üstelik henüz öğlen bile olmamıştı. Bu tip havalarda ahşap doğramayı oldukça aratan, beyaz plastik çerçeveli pencereyi kapadıktan sonra kahvaltı için ne yiyeceğimi düşünmeye başladım. Hava zaten son derece sıcaktı ve benim canımı sıkmayacak şeyler yemeye ihtiyacım vardı. Sonuç olarak kornflakes yapıp müziğimi açtım. Patrick Wolf'un son albümüydü. Overture şarkısıyla birlikte benim de günüm başladı. Albümü dinlerken arkamdaki televizyonda spor haberlerinin bütün kanalları kapladığı hissediliyordu. Bir kulağım da oradaydı. Gün büyük gündü. Başından beri pek bir şey sergilemediğimiz bir sezonun içindeydik. Sonunda zafere ulaşsak çok da haketmediğimiz söylenebilirdi. Ancak kim hakediyor ki? Çok büyük umutsuzlukların ardından çıkan "acaba olur mu?" sorusu tabii ki Beşiktaşın şampiyon olup olamayacağı hakkındaydı. Son maçların ardından lider Fenerbahçe ile olan puan farkı 2'ye inmişti ve kendi sahamızda onları ağırlayacaktık. Her şey çok güzel değildi belki, ama kazanmamamız için de pek neden yoktu. Maç saat akşam 9'daydı. Kuzen ve arkadaşla saat 5-6 gibi Beşiktaş'ta buluşmayı planlamıştık. Artık bekleme zamanı başlamıştı. O gün İngiltere'de de City-United maçı vardı ve aynı bizimkisi gibi o da şampiyonluğu yakından ilgilendiren bir maçtı. United'in maçı tek golle kazanması beni mutlu etmişti. Gün güzel başlamıştı ve böyle devam etmeliydi. Saat 4'e geliyordu ve o an için aklımda tek bir soru vardı. Formanın içine tişört giymeli miyim? Hava zaten sıcaktı ve sentetik vb. olan forma beni pişirebilirdi. Bu sorunu da atlattıktan sonra önce Taksim'e, oradan da Beşiktaş'a yol aldım. Kuzen meşhur Şöhretler Köftecisi'ndeydi. Ben de hemen oraya gittim. Maçtan önce karnımı duvarları Beşiktaşın eski futbolcularının resimleriyle dolu Şöhretler'de doyurmaktan daha güzel ne olabilirdi ki? Biz köfteleri beklerken abim de eve gitmeden önce Beşiktaş'a gelip bizim yanımıza uğramak istemiş. Her yer siyah beyazdı, her yer Beşiktaştı. Kendisi galatasaraylıydı ama o coşkuyu görünce Beşiktaşı hemen pas geçemedi. Köfteleri yedikten sonra Çarşı'nın yanındaki Üçler marketten biralarımızı aldık ve Beşiktaş Çarşı'sının önündeki, maç günleri taraftarlarla dolup taşan, sağ tarafında Kazan, sol tarafında cami, dip tarafında kız kur'an kursu bulunduran boşluğa yürüdük. Gün, diğer günlerden farklıydı. Beşiktaşlılar daha bir heyecanlıydı ve bu da tüketilen alkol oranını doğrudan etkilemişti. Ağaç altlarında öğlen saatlerinde kurulmuş çilingir sofraları, açılan yeni rakılar, gelen giden paket paket biralar… Herkesin kafası güzeldi. Bir çokları yadırgayabilir ama bu Beşiktaş taraftarıydı. Güzeldi. Yakılan meşalelerin, söylenen tezahuratların ve şarkıların arasında kendi kendime dedim; bu taraftar bu akşam üzülmemeliydi. Saat 7 gibi stada yürümeye başladık. Dolmabahçe'den geçip stada yaklaşırken yüzüme çarpan rüzgarda deniz kokusunu hissedebiliyordum. 'Emret! Yaparım'ların arasından geçip gişelere yaklaşırken yanımdaki mavi çakmağı bir şekilde saklamaya çalıştım. İçeri çakmak vb. şeylerin yanı sıra bozuk para da alınmıyordu aslında ama komiktir, içeride su aldığında para üstünü bozuk para olarak veriyorlar. Neyse ki çakmağı içeri sokmayı başarmıştım. Sıkıntıdan içilen sigaraları yakmak için gerekliydi o çakmak. Sezonluk kombine biletimiz vardı fakat burası da Türkiye'ydi. Oturacak koltuk bulamamış, merdivenlerde sıkışık bir vaziyette maç anını beklemeye başlamıştık. Sabahtan beri devam eden bekleme sürecinin en son anlarıydı artık bunlar. Arkamda deri ceketli, 20'li yaşlarının sonlarında biri vardı. Önceki saatlerde içtiği içkiden olsa gerek, nerdeyse ayakta duramayacak haldeydi. Kaymıştı. Stad ışıklarından her biri komple yandığında takımlar ısınmak için sahaya çoktan çıkmıştı. Her maçta yaptığımız gibi ısınma düzenine bakarak ilk onbiri tahmin etmeye çalıştık. Daha sonra futbolcular içeri girdiler ve yavaş yavaş nefesler tutulmaya başlamıştı. Maçın başlamasından yaklaşık 10 dakika sonra golü yemiştik. Şok etkisi yarattığı tartışılmaz. İnönü'nün tribünlerinden teker teker dumanlar yükseliyordu. Bu dumanlar dakikalar geçtiğinde arttı. İlk yarının bitmesiyle birlikte tavan yaptı. Umutsuz olmanın, kötü hissetmenin dumanıydı bunlar. Yanan bir şey yoktu, izmaritleriyle merdivenleri dolduran sigaralardan başka. Maça sokabildiğim çakmak bu dumana benim de kendimce bir katkı yapmamı sağladı. İkinci yarıya fırtına gibi başladıysak da, baskı kursak da gol atmayı başaramamıştık. Bütün sezon boyunca "kartal gol gol gol" diye bağıran Çarşı bile gerçek gücünü gösterememişti her ne kadar maç boyu susmasalar da. Evet maçı da şampiyonluğu da elimizle Fenerbahçeye vermiştik. Maçın bitimiyle birlikte bacaklarımdaki yorgunluğu sonuna kadar hissetmeye başladım. Dolmabahçe Sarayı'nın duvarlarından birinin kenarına oturup biraz dinlendikten sonra kafamdaki tek şey bir an önce eve dönüp bu akşamı unutturacak bir şeyler yapmaktı. Bir film izleyebilirdim diye düşündüm. Oysa maçtan önce maçı kazandığımız takdirde sabaha kadar eğlenebilirim diye düşünüyordum. Eve dönmüştüm. Müziğimi açtım. Ayaklarımı soğuk suyun içinde tuttum. Çok yorgun hissediyordum. Üzülmemeliydim. Üzüldüm. Beşiktaşlıyım sonuçta.
May 2nd, 2007
"hello maiden voyagers, welcome to the slightly understylized home of the modern up-to-date yesterday's children:THE JICKS we are currently in a heated contract dispute, concerning the REINVENTION of this website. Ive been informed its time for a CHANGE, and… GOOD changes are GOOD. So you might see a new thing or two on here. DOnt worry we wont go all radiohead on your ass. itll still be about words more then wormholes and secret clicksss so bait your breath, its on the event horizon" Evet… Stephen Malkmus and the Jicks'in sitesinde gizli sayılabilecek bir yere böyle bir not düşmüşler. Akşamıma neşe kattı nedense. Sonra SM'imiz neler yapıyormuş diye baktım ve daha da mutlu oldum. Steve ve Jicks stüdyoya girmişler ve yeni albüm için kayıtlara başlamışlar. Steve albümün %63'ünün bittiğini belirtirken şu sıralar 64 ya da 65 olmuş olabilir. Stüdyo dedim ama aslında bir dağ evi desem daha doğru olur. Alt tarafa bir iki resim yerleştirelim..
Temmuz ayının ortasında düzenlenecek olan Pitchfork Müzik Festivali'nin üçüncü gününde New Pornographers, Sea and Cake ve Of Montreal gibi grupların yanında Stephen Malkmus da yer alıyor. Ama the Jicks olmadan. SM Solo desek yeridir. Orada olmak vardı…
us.mp3
baby c'mon.mp3
(do not feed the) oyster.mp3
stephen malkmus.com
radiohead.com
pitchfork music festival.com
May 2nd, 2007
Kategorisi
Diğer Yazar:
Barış
Ne zamandan beri var bilmiyorum ama yeni albümlerini hemen hemen tamamladıklarını duyduğum Beastie Boys'un sitesine girdiğimde "A Capellas!!! Remix" linkini gördüm. Girdiğimde ise ilgilenenlerin ya da Beastie Boys sevenlerin değerli bulabileceği mini arşivi farkettim. 30 küsür kadar klasik Beastie Boys şarkısının a capellaları remix'lenmek üzere öylece duruyor. Maalesef Sabotage yok. Her neyse… İşte sayfanın linki; a capellas!!!
beastie boys.com
capitol records.com
May 2nd, 2007
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
Kaliforniya'lı 4 şahsın 1994 yılında kurduğu Fuck, her şeyiyle bir amerikan indie rock grubudur. 1997 yılında Matador Records ile anlaşmadan önce 3 albüm çıkaran grubun müziği Bedhead dinginliğin yanında, insanın içini daha az burkan, biraz daha güneşli melodilere sahip. 1997'de Matador'dan çıkan Pardon My French albümü başlangıç için iyi olabilir. Bu albümde de kimi 2 dakika civarında olan çok sayıda şarkı yer alıyor. Matador'dan çıkan 2 albümün ardından, Julie's Haircut ve Piano Magic gibi gruplarla da çalışan İtalyan Homesleep Records ile anlaşan grup burada da 2 albüm çıkardıktan sonra 2003 yılında, benim de en sevdiğim albümleri olan Those Are Not My Bongos'u bizlere sundular. Bu albüm şimdilik son Fuck albümüdür ve grubun gittikçe ağırlaştığının ve güzelleştiğinin göstergelerindendir. Kimlere tavsiye edilir? Silwer Jews, Pavement, Bedhead, Yo La Tengo sevenlere. Fuck zaten zamanında bir Pavement tribute albümü olan Everything's Ending Here'de Heaven is a Truck şarkısıyla karşımıza çıkmıştır.
no longer whistler's dream dat.mp3
fuck motel.mp3 how to say.mp3
le serpent.mp3
fuck web
smells like records.com
homesleep records.com
matador records.com
May 1st, 2007
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
Houston, Teksas'ta büyümüş olan Jolie, bizlere bugünün içinde eski günleri yaşatıyor. Kimi zaman yaşadığı yerin seslerini ve hislerini oldukça güzel melodilerle sunsa da, Jolie Holland'ın bugüne kadarki albümleri çoğu Teksas'lı olduğunu hiç belli etmeyen, sıcak caz şarkılarından oluşuyor. Puslu, sakin, hüzünlü ama bulutların arasından ortaya çıkan güneş misali zaman zaman mutlu bir sese sahip Jolie 2003 yılından bu yana 3 albüm ortaya çıkardı. İlk albüm Catalpa ve son albüm Springtime Can Kill You'da blues ve country havası, ara albüm olan Escondida'ya göre daha yoğun olarak hissedilebiliyor. Escondida ise Billie Holiday güzelliğini andıran bir albüm. Benim de favori albümüm bu albüm. Old Fashion Morphine ve Damn Shame dikkat çeken şarkılardan. Springtime Can Kill You'da ise açılış ve kapanış şarkıları kesinlikle harika. Mexican Blue kulaklığı taktından sonra arkaya yaslanıp onlarca kez dinlenebilecek türden bir şarkı. Houston'dan ayrıldıktan sonra Batı ve Kuzeybatı Amerika'yı mesken eden Jolie Holland eminim soğuk ve yalnız gecelerde insanın içini ısıtmaya devam edecektir. springtime can kill you.mp3 crazy dreams.mp3
jolie holland.com anti.com