Kartal Gol Gol Gol…
Bir yaz günüydü adeta. Camdan kafamı dışarı çıkardığımda yüksek nemi hissetmemek mümkün deÄŸildi. Üstelik henüz öÄŸlen bile olmamıştı. Bu tip havalarda ahÅŸap doÄŸramayı oldukça aratan, beyaz plastik çerçeveli pencereyi kapadıktan sonra kahvaltı için ne yiyeceÄŸimi düÅŸünmeye baÅŸladım. Hava zaten son derece sıcaktı ve benim canımı sıkmayacak ÅŸeyler yemeye ihtiyacım vardı. Sonuç olarak kornflakes yapıp müziÄŸimi açtım. Patrick Wolf'un son albümüydü. Overture ÅŸarkısıyla birlikte benim de günüm baÅŸladı. Albümü dinlerken arkamdaki televizyonda spor haberlerinin bütün kanalları kapladığı hissediliyordu. Bir kulağım da oradaydı. Gün büyük gündü. Başından beri pek bir ÅŸey sergilemediÄŸimiz bir sezonun içindeydik. Sonunda zafere ulaÅŸsak çok da haketmediÄŸimiz söylenebilirdi. Ancak kim hakediyor ki? Çok büyük umutsuzlukların ardından çıkan "acaba olur mu?" sorusu tabii ki BeÅŸiktaşın ÅŸampiyon olup olamayacağı hakkındaydı. Son maçların ardından lider Fenerbahçe ile olan puan farkı 2'ye inmiÅŸti ve kendi sahamızda onları ağırlayacaktık. Her ÅŸey çok güzel deÄŸildi belki, ama kazanmamamız için de pek neden yoktu. Maç saat akÅŸam 9'daydı. Kuzen ve arkadaÅŸla saat 5-6 gibi BeÅŸiktaÅŸ'ta buluÅŸmayı planlamıştık. Artık bekleme zamanı baÅŸlamıştı. O gün İngiltere'de de City-United maçı vardı ve aynı bizimkisi gibi o da ÅŸampiyonluÄŸu yakından ilgilendiren bir maçtı. United'in maçı tek golle kazanması beni mutlu etmiÅŸti. Gün güzel baÅŸlamıştı ve böyle devam etmeliydi. Saat 4'e geliyordu ve o an için aklımda tek bir soru vardı. Formanın içine tiÅŸört giymeli miyim? Hava zaten sıcaktı ve sentetik vb. olan forma beni piÅŸirebilirdi. Bu sorunu da atlattıktan sonra önce Taksim'e, oradan da BeÅŸiktaÅŸ'a yol aldım. Kuzen meÅŸhur Åžöhretler Köftecisi'ndeydi. Ben de hemen oraya gittim. Maçtan önce karnımı duvarları BeÅŸiktaşın eski futbolcularının resimleriyle dolu Åžöhretler'de doyurmaktan daha güzel ne olabilirdi ki? Biz köfteleri beklerken abim de eve gitmeden önce BeÅŸiktaÅŸ'a gelip bizim yanımıza uÄŸramak istemiÅŸ. Her yer siyah beyazdı, her yer BeÅŸiktaÅŸtı. Kendisi galatasaraylıydı ama o coÅŸkuyu görünce BeÅŸiktaşı hemen pas geçemedi. Köfteleri yedikten sonra Çarşı'nın yanındaki Üçler marketten biralarımızı aldık ve BeÅŸiktaÅŸ Çarşı'sının önündeki, maç günleri taraftarlarla dolup taÅŸan, saÄŸ tarafında Kazan, sol tarafında cami, dip tarafında kız kur'an kursu bulunduran boÅŸluÄŸa yürüdük. Gün, diÄŸer günlerden farklıydı. BeÅŸiktaÅŸlılar daha bir heyecanlıydı ve bu da tüketilen alkol oranını doÄŸrudan etkilemiÅŸti. AÄŸaç altlarında öÄŸlen saatlerinde kurulmuÅŸ çilingir sofraları, açılan yeni rakılar, gelen giden paket paket biralar… Herkesin kafası güzeldi. Bir çokları yadırgayabilir ama bu BeÅŸiktaÅŸ taraftarıydı. Güzeldi. Yakılan meÅŸalelerin, söylenen tezahuratların ve ÅŸarkıların arasında kendi kendime dedim; bu taraftar bu akÅŸam üzülmemeliydi. Saat 7 gibi stada yürümeye baÅŸladık. Dolmabahçe'den geçip stada yaklaşırken yüzüme çarpan rüzgarda deniz kokusunu hissedebiliyordum. 'Emret! Yaparım'ların arasından geçip giÅŸelere yaklaşırken yanımdaki mavi çakmağı bir ÅŸekilde saklamaya çalıştım. İçeri çakmak vb. ÅŸeylerin yanı sıra bozuk para da alınmıyordu aslında ama komiktir, içeride su aldığında para üstünü bozuk para olarak veriyorlar. Neyse ki çakmağı içeri sokmayı baÅŸarmıştım. Sıkıntıdan içilen sigaraları yakmak için gerekliydi o çakmak. Sezonluk kombine biletimiz vardı fakat burası da Türkiye'ydi. Oturacak koltuk bulamamış, merdivenlerde sıkışık bir vaziyette maç anını beklemeye baÅŸlamıştık. Sabahtan beri devam eden bekleme sürecinin en son anlarıydı artık bunlar. Arkamda deri ceketli, 20'li yaÅŸlarının sonlarında biri vardı. Önceki saatlerde içtiÄŸi içkiden olsa gerek, nerdeyse ayakta duramayacak haldeydi. Kaymıştı. Stad ışıklarından her biri komple yandığında takımlar ısınmak için sahaya çoktan çıkmıştı. Her maçta yaptığımız gibi ısınma düzenine bakarak ilk onbiri tahmin etmeye çalıştık. Daha sonra futbolcular içeri girdiler ve yavaÅŸ yavaÅŸ nefesler tutulmaya baÅŸlamıştı. Maçın baÅŸlamasından yaklaşık 10 dakika sonra golü yemiÅŸtik. Åžok etkisi yarattığı tartışılmaz. İnönü'nün tribünlerinden teker teker dumanlar yükseliyordu. Bu dumanlar dakikalar geçtiÄŸinde arttı. İlk yarının bitmesiyle birlikte tavan yaptı. Umutsuz olmanın, kötü hissetmenin dumanıydı bunlar. Yanan bir ÅŸey yoktu, izmaritleriyle merdivenleri dolduran sigaralardan baÅŸka. Maça sokabildiÄŸim çakmak bu dumana benim de kendimce bir katkı yapmamı saÄŸladı. İkinci yarıya fırtına gibi baÅŸladıysak da, baskı kursak da gol atmayı baÅŸaramamıştık. Bütün sezon boyunca "kartal gol gol gol" diye bağıran Çarşı bile gerçek gücünü gösterememiÅŸti her ne kadar maç boyu susmasalar da. Evet maçı da ÅŸampiyonluÄŸu da elimizle Fenerbahçeye vermiÅŸtik. Maçın bitimiyle birlikte bacaklarımdaki yorgunluÄŸu sonuna kadar hissetmeye baÅŸladım. Dolmabahçe Sarayı'nın duvarlarından birinin kenarına oturup biraz dinlendikten sonra kafamdaki tek ÅŸey bir an önce eve dönüp bu akÅŸamı unutturacak bir ÅŸeyler yapmaktı. Bir film izleyebilirdim diye düÅŸündüm. Oysa maçtan önce maçı kazandığımız takdirde sabaha kadar eÄŸlenebilirim diye düÅŸünüyordum. Eve dönmüÅŸtüm. MüziÄŸimi açtım. Ayaklarımı soÄŸuk suyun içinde tuttum. Çok yorgun hissediyordum. Üzülmemeliydim. Üzüldüm. BeÅŸiktaÅŸlıyım sonuçta.




Sezai Göksoy demiş ki:
Çok iyi be.
May 10th, 2007 at 5:24 pm
Green demiÅŸ ki:
Green
In few years we will see a result
June 21st, 2007 at 4:57 am
Gurkan Yilmaz demiÅŸ ki:
In relationships, we will experience sadness. As well as joy. Ultimately, supporting a team, is one way love. You never really get back what you put in. But it doesnt matter. Because you love them. And this is why we are sad.
September 10th, 2007 at 1:15 am