Archive for September, 2007

September 30th, 2007

¨

Kategorisi Diğer Yazar: Barış

smoking

September 28th, 2007

Philadelphia’da yeniden güneş açtı!

Kategorisi Diğer Yazar: Barış

it’s always sunny in philadelphiaBirçok kişi için gelmiş geçmiş en iyi dizi Seinfeld'dir. En azından gelmiş geçmiş en iyi komedi dizisi olduğunu düşünen çok ama çok fazla insan var. Oldukça da haklılar. Yıllar geçtikten sonra, oluşan boşluk Coupling ile doldurulmaya başlandı. Sadece 4 sezon sürmüş bir dizi için oldukça büyük izler bıraktığını söyleyebiliriz. Tabii bundaki en büyük faktör dizinin kült karakteri Jeff Murdock'tır. Seinfeld'i büyük yapan ana özelliklerden biri, Jeff gibi birkaç karakterin olmasıydı. 3 sene önce, bu iki dizinin hayranlarına taze kan Philadelphia'dan geldi. It's always sunny on Tv adındaki pilot bölüm, oyuncular Rob McElhenney, Glenn Howerton ve Charlie Day'in kendileri tarafından, sadece bir dijital el kamerasıyla çekilip, 200 doların altında bir maliyete getirilmiş. Pilot bölümün ardından yayıncı kuruluş Fx Networks, kendilerine bir sezon çekmeleri için 400bin dolar verince It's always sunny in Philadelphia doğmuş.

Her bölümünde birbirinden alakasız olaylar gelişen dizi, Philadelphia'da bir Irish Pub işleten; Charlie Kelly, Dennis Reynolds, Deandra Sweet Dee Reynolds ve Mac isimli dört karakterin etrafında dönmekte. Kimi zaman barda ölü bir adam buluyorlar, kimi zaman kanser oluyorlarlar. Aslında dizi ülkemizde bilinmeyecek bir dizi değil çünkü cnbc-e dizinin ilk 2 sezonunu yayınlamıştı. Fakat hakettiği ilgiyi aldığını pek sanmıyorum. Kime sorsam, "aa, biliyorum, kanalları geçerken bir kaç kez rastlamıştım.. çok komik ya o" diyor ama dizi hakkında başka bir şey bilmiyor. Tv'den pek fazla dizi izleyemediğim için Sunny Philadelphia'nın 2 sezonunu da netten bulup indirmiştim. Oturup adam akıllı ve arka arkaya izlemeye başlayınca dizinin mükemmel olduğuna karar verdim. Bu kadar basit gözüküp bu inandırıcılığa sahip başka bir şey hatırlamıyorum. Rob McElhenney ve Glen Howerton'ın, yapılan röportajlarında birçok kez Seinfeld ve yaratıcısı Larry David'i övdüklerine rastladım. Bu bakımdan dizinin çekimlerinin Curb Your Enthusiasm'i de andırmasının ardındaki mantık ortaya çıkmış oluyor. Seinfeld'deki gibi 3 erkek 1 kadın karakter çemberi de cabası. Ayrıca bu dizinin de çok ama çok özel bir karakteri var: Charlie Kelly. Seinfeld'de George, Coupling'de Jeff ne ise, bu dizide de Charlie o. Ayrıca dizinin ikinci sezonunda kadroya Danny DeVito da dahil oluyor. Tam anlamıyla cuk diye oturan Danny DeVito, Dennis ve Dee'nin hayatlarında hiç görmedikleri babası rolünü canlandırıyor.

charlie ve frankSunny Philadelphia normal diziler gibi sonbahardan ilkbahara kadar süren bir dizi değil. Ağustos'ta başlayıp 10 küsür bölüm çekip bitiriyorlar. Geçen gün üçüncü sezonu başlayan dizi, bu yıl çok daha mükemmel olacak gibi geliyor. The Gang gets a Dumpster  Baby isimli  üçüncü sezonun ilk bölümünde, Dennis, Mac ve Dee, Inconvenient Truth hakkında geyik yaparken çöp konteynırında 6-7 aylık bir bebek buluyor ve olaylar gelişiyor. Diğer taraftan da Charlie ve Frank(Danny DeVito) çöplüklerden değerli eşya arama tribine giriyor fakat giriş o giriş. Daha fazla spoiler vermiş olmayayım ama üçüncü sezon açılış bölümünün enfes olduğu su götürmez bir gerçek.

Sonuçta, It's always sunny in Philadelphia öylesine bir dizi ki, bazı bölümleriyle Seinfeld'den bile iyi olduğunu söyleyebilirim. Tek korkum bütçe vs vs gibi sebeplerden ötürü dizinin sona ermesi olacaktır.

it's always sunny in philadephia
seinfeld
coupling

September 28th, 2007

minimal hande

Kategorisi Diğer, Müzik Yazar: Utku

yodaMichael Mayer konserinde Hande Yener'i görmek kadar ızdırap verici başka birşey de Apparat konserine progressive house dinlemeyi bekleyen güruhun gelmesi, Rennie Pelgrim konserindeki gökkuşağı bereli hıyarın dans figürleri, ya da yine Apparat konserinde ortam sarhoşu şuursuzların glitch ritimlerini duydukça "Adam kendi çalıo, kendi eğlenio" demesidir.

Dahası var; Telefon Tel Aviv performansından sonra "Abi bu müzik iyi de, cumartesi gecesi bu çalınmaz ki" diyen the O.C.lerin neden varolduklarını, ya da neden bizim hayatımızda yer teşkil ettiklerini düşündüm bu akşam. (Sadece bu akşam mı?)

Bu beyaz türklerin meşgalesi, nerede konser var oraya atıl, kendini göster, nerede festival var oraya kuruldur. Maalesef yaşam biçimleriyle birçok kavramın oturmadığı kadim toplumumda, standart üstü olduklarıyla koltukları kabaran bu grubun da ezberden konuşma hastalığı tüm ağırlığıyla kendini göstermekte, bizi sinir hastalığının eşiğine getirmektedir.

Bu yüzden her cumartesi gecesi her aklıselim kişi, aklıselimlikten çıkarak indigo üzerine vigilante planlar kurmakta ve insan içine çıkmaktan soğumaktadır.  

May the force be with us!

Sezon boyu devam edecek!!! 

 

 

September 27th, 2007

ismail dürüddü beni

Kategorisi Güncel Yazar: Utku

dürüdDün gece yine amaçsızca zap yaparken, şu an ismini bile hatırlayamadığım ve dicital pilatforumumuzda yer bulmuş 2 oda 1 salon bir tivi çenılında ismail dürüdmekteydi.

Çatık kaşlı ve muhtemelen dişi tosuncuklardan bir kadın sunucumuz da sanki karşısındaki dürüd değil de Foucault'ymuşcasına bir tavır içerisindeydi. (Gerçi Foucault'yu bu hanım kızımıza sorsalar kim olduğunu bilir miydi bilinmezdi)

Karadeniz überalles türküsünün dumanı tüterken kanal kanal (her ne kadar 2 oda 1 salon kanallar olsa da) dolaşan bu hobbit dostumuz, mağrur tavırlarla hastalıklı ideolojisinin bayraktarlığını mı yapmaktaydı, yoksa kaset satışlarından elde ettiği parayla kaç tane "Rus garısına – (karadeniz überallesçe)" gidebileceğini hesaplıyordu bilinmez, ansızın Bozan Arif bağlanıverdi telefonla. 2 oda 1 salon tivi çenilinda sesi yankılanan kadim dostumuz, Dürüd'ü şişire şişire kahraman mertebesine yüceltirken dayanamayıp çenıl değiştirmişim. O sırada yarı uyur yarı uyanık olduğumdan tüm bunların kabus olmasını diledim. Ammavelakin maalesef değildiler.  

September 27th, 2007

Devil & Casey Jones

Kategorisi Müzik Yazar: Barış

dacjUzun zamandır oturup, adam gibi müzik dinlemiyorum. Dinlemeye çalıştığımda da sürekli kendimi tekrarlıyorum. Sıkıldığım bir şey değildir ama böyle bir durumun varlığı bende bir farkındalık yaratmış olacak ki, geçen gün birkaç keşif umuduyla last.fm, wikipedia vs. karıştırırken buldum kendimi. Umudum boşa gitmedi diyebilirim. Gerçekten de kayda değer 1-2 grupla karşılaştım. Bunlardan bir tanesi de Birmingham kökenli bir grup olan Devil & Casey Jones idi. Bass vs. Treble adlı şarkılarını Last.fm radyosunda ilk duyduğumda oluşan hissiyat, grubun post-hardcore ve noise'ye kaçan diğer şarkılarını dinleyince biraz değişti. Değişmeyen tek şey sanırım grubun oldukça ilgi çekici olması. Bunlar neyin nesi kimin fesi diyerekten internetten biraz bilgi edinmeye çalıştığımda, grup hakkında oldukça az bilgi bulabildim. Sanırım en yeterli ve ana kaynak, yine grubun kendi websitesi olsa gerek. Öyle ki, websiteleri Devil & Casey Jones elemanlarının nasıl bir anlayışa sahip olduğuyla alakalı az da olsa ipucu veriyor. Sitede paylaşılan çok fazla şarkı var. Hatta albümlerin tamamı mp3 halinde bulunmakta. Her neyse… Sitedeki discography kısmına girdiğimde merak ettiğim ilk şey "Bass vs. Treble" şarkısının bulunduğu albümü bulup bir yerlerden indirip indiremeyeceğimdi. Albüm sıradan bir albüm çıkmadı… en azından benim için. Albümde 24 şarkı bulunuyordu ve tamamının 24 saat içinde yazılıp kaydedildiğine dair bir yazı koca puntalarda orada duruyordu. 2006 yılında yapılmış albümün adı Devil & Casey Jones vs Album-A-Day:

Right. Where to start? This album was conceived, written, recorded and mixed within one constant 24 hour stretch. We were not allowed to use any old ideas, or think of things we could do before hand. We got the concept for the album (things you'd like to see fight it out Streetfighter 2 style) and we basically set up in our practise room and went around in a circle with each person giving a title and idea for a song in turn. See if you can guess the order we were standing in from the songs! Virtually all of these songs took 2 minutes tops to write, we ran them through 2-3 times and recorded them. So… forgive us the errors, bum notes, song structures, song endings, etc, because we didn't have time to spend getting things right. Also, we could have recorded a lot less songs than this, but we we're all basically hood winked into writing 24 damned songs by James. I'm sure we'll put up more things about this album over the next week, but for now just listen and enjoy…

 

Albümün böyle garip bir formata sahip olmasından mıdır bilinmez ama birkaç dinlemeden sonra albümü kesinlikle iyi bulduğumu söylemeliyim.

Kısa kesmem gerektiğini farkederken bir iki şey daha ekliyim. Bu albümü dinledikten sonra adamların daha oturaklı, standart bir albümü var mı diye bakınırken, yine tamamı internette mp3 olarak mevcut olan Devil & Casey Jones See Your 50, Raise You 200 adlı albümü de dinleme şansım oldu. Kesinlikle ilgi çekici bir yanı var bu DaCJ’nin. Bir yanım grubun neden bu kadar yeraltında kaldığını sorgularken, diğer yanım bunun cevabının şarkıların hiçbirisinin pop melodilerine sahip olmayıp, hatta bir çok yerde çok kendi kafasına göre akıp, dinleyiciyi kimi zaman zorlayan melodilere sahip olmasından kaynaklanıyor diyor. Biraz daha elden geçmeye ihtiyaçları var mı? Tam bir şey söyleyemiyorum ama bir şeyler yerine oturursa oldukça sağlam bir grup olabilir gibi geliyor bu Devil and Casey Jones.

Not: Aşağıdaki ilk üç şarkı Devin & Casey Jones vs. Album-A-Day'den, diğer ikisi See Your 50, Raise You 200 albümündendir. us vs. them şarkısındaki vokaller her ne hikmetse bana Thom Yorke'yi anımsatıyor. Sanırım yaklaşan Radiohead albümü kafamı karıştırıyor.

 

bass vs. treble.mp3

alex vs. alyn vs. chris vs. james vs. owen.mp3

us vs. them.mp3

numa aware.mp3

i'll just die if i can't go to the prom.mp3

dacj.com

dacj.com/audio.htm

last.fm

 

September 22nd, 2007

we could walk together bookshop casanova

Kategorisi Müzik Yazar: Barış
YouTube Preview Image
 
YouTube Preview Image 
September 18th, 2007

Travis ve isimsiz çocuğu

Kategorisi Müzik Yazar: Barış

Travis'i bilirdik; Radyo Eksen'in popüler olduğu ilk yıllarda ülkemizde pek çok genç "alternatif" kızın içini ısıtan Brit Pop grubuydu. Şarkılarını biraz dinledikten sonra içinizi bayması muhtemeldi. Bir, iki sene önce de Keane adında, oldukça gay-sound bir soliste sahip başka bir grup çıkmıştı. Bir çokları için onlar çakma Coldplay'di. Bence kliplerindeki şebeklikleri falan dışında koldpileylik bir yanları yoktur. Bana daha çok bizim bildiğimiz Travis'i anımsatmaktaydı. Anımsatmaktaydı dedim çünkü son albümüyle birlikte Travis, bana eski Travis gibi gelmiyor. The Boy with No Name isimli bu albümde adamlarda bayağı bir değişme var. Öyle böyle değil. Biraz gençlerimizin hoppa ruh haliyle birleştiğinde onları laylaylom oyalayabilecek şarkıları ve görüntüsüyle benim kafama yerleşmiş Travis'in imajı karşısında, bu isimsiz çocuğa isim vermekte sanırım çok aceleci olmayacağım. En azından bunu hakediyor. Farklı bir şeyler var ama bir süre daha dinlemek gerek. Gerçi eski ve yeni arasındaki farkı bulmak gibi bir kasıntım da yok. Bu Travis sadece çok daha güzel geliyor. Ben daha faydalı ve anlamlı bir yazı ve düşüncelerle tekrar gelmeden önce albümü daha fazla dinlerken bana eşlik etmek isteyenlere "Battleships"e takıldığımı söylemek isterim. Bir şarkıyı çağrıştırıyor ama bir türlü bulamadım.

Bu arada, bir cümleyle de olsa Keane'den bahsetmemin sebebi eski-yeni ile rezil-güzel ilişkisinden kaynaklanmaktadır. 

 

Travis – Battleships

travis online.com