Archive for
January, 2008
January 31st, 2008
Müzik türleri (genre) kadar berbat bir şey yoktur. İnsan kimi zaman onları kullanmadan belli bir konuda, müzik ile ilgili bir şeyi tarif edemez. Kimi zaman da o çeşit çeşit, daha doğrusu artık bir çeşitlik belirtisinden çıkıp, daha çok olmayan ya da yapay olan farklılığını gösterme çabasıyla iç içe geçmiş, saçma olduğu kadar yapışkan ve insanın etrafını da saran tür isimleriyle hiçbir şeyi ve şeyini tarif etmek istemez. Anlık, saniyelik bir düşünceyle, şimşek çakması gibi gelen, "hiçbir şey bu kadar zor olmamalı" diye kendi kendini ve o anki durumu sorgulayan insan, genellikle konu hakkında görece* az bilgiye sahip ama şekil ve mimikler bakımından hiç de öyle durmayan, durmamaya çalışan, kendini biraz kasan bir kişi ile arasındaki anlamsız ve bir yere varmayacak olan o müzik muhabbetinden bir an önce çıkmak ister. Daha sonra aklına tekrar gelirse de, "nereden çıktı bütün bu genre saçmalıkları?" diye sorabilir kendisine.
Müzik içerisindeki genre, basit anlamıyla farklı müzik yapıtları topluluğu arasında birbirleriyle ortaklıkları olanları bir araya sokan bir kavram,bir kategorize etme aracı olarak gözükse de, Fabian Holt Genre in Popular Music adlı kitabında bu kavramı birçok farklı üretim, devinim ve anlam kalıplarının oluşturduğu kültürel bir ağın içindeki sınıflandırma diye açıklar. Böylelikle de müzik türlerinin basit anlamıyla yalnızca müziğin kendisi içerisinde türlere ayrılmasından ziyade, zaman, mekan, ve bazı başka şeylerin ortaklıkları üzerinden bütünleşmiş insan topluluklarından her birinin zihinsel ve yapısal olarak ortaya çıkardığı bir algı ile de ilintili olduğu sonucuna varabiliriz. Genre üzerine daha kapsayıcı tartışmalara, genre denilen şey tamamen ticari ve pazarlama ile ilgili bir kavramdır gibi düşüncelerin içerisine şu an girmek amacında değilim. Holt'un dediklerinden yola çıktığımızda, dinlediği şeyleri sürekli olarak belli bir etiketin altına sokma çabasındaki insanların benzer noktalarını görmek çok da zor olmuyor. Hem kendi algısı, hem de kendi kalitesinin bir yansıması olarak karşısından beklediği algılayış biçiminin oluşması için insanların imdadına yetişen genre (ve özellikle sub-genre) denilen şey aynı kişiler tarafından bir yaşam standartı olarak bile algılanıyor diyebilirim. İnsan kelimelerle, cümlelerle ifade edemediği şeyleri ifade edebilmek için kimi zaman resim çizer, illüstrasyon vb. yapar. Bazı insanlar da tamamiyle bir "açık kapatma" aracı olarak, hakkında bilmediği, tarif edemediği müzikleri birilerine anlatma yolu olarak genre'lerin arkasın sığınır. Ama sihirli bir şeydir bu genre. Müzikten ne anladığından çok, o müziği hangi genre içerisine ne kadar doğru sokabildiğindir önemli olan. Beceridir bir anlamda… farklı bir beceri. Prim yapması acı olan bir beceri.
* Tabii burada belirtmeliyim ki o görece az bilgiye sahip insanın göreceliği sadece karşısındakinin bilgisi ile ilgili değildir. Hatta esas olan, aslı ve aslından farklı olmaya çalıştığı duruşu arasındaki göreceliktir. Yoksa kimse herşeyi bilmek, bir takım şeyleri de çok bilmek zorunda değildir.
January 26th, 2008
Kategorisi
Diğer Yazar:
Utku
“Geçtiğimiz hafta cumartesi” demek için tam bir hafta bekledim. Belki böylece olan biteni daha sakin ve daha “itidalli” karşılarım dedim kendi kendime. Ama cumartesi öğleden sonra ne hissediyorsam şu an da aynısını hissediyorum.
Artık eminim. Maalesef benimki karamsarlık değil, bu coğrafyanın gerçekleri ile yüzleşme… Osmanbey’de durgun ve sıkıntılı bir cumartesi öğleden sonrası, çoğunlukla kuru kalabalık olarak nitelendirilebilecek insan grubuna, biraz akşamdan kalma halimle, ama çoğunlukla 1 yıl önce olanların hazmedilememişliğiyle aptal aptal bakarken, iki kokoş hatunun “Ay bu ne ya, bi’ yol verseler de geçsek” demesiyle kendime geldim. Olan bitenden bihaber olmanın doğal sonucu olarak, sinirleri alınmış, omurgasız bir popülasyonun parçayısız hepimiz.
Tam bir yıl önceki bunca insan nerede dedim kendi kendime. Onlar da mı kotalarını doldurmuşlardı? Olanların ağırlığı ve tatsızlığına mideleri ve hafızaları mı yetmemişti? Yoksa unutmuşlar mıydı herşeyi?
İçimden geçenler ile “en iyi dileklerimi” saydırırken, için için bunu yapmanın da bir anlamı olmadığını biliyordum. Çünkü tüm bu aptallıkların altında kalmıştık bir kere. Hayır, artık analiz etmek istemiyorum. Sıkıldım artık!!!
January 24th, 2008
Bunu ekşisözlük'te gördüm; idare et abi başlığının altında yazıyordu:
"bunu söyleyen buyuk ihtimal bir türktür. toplumca, kurallara uymama, uyamama gibi bi sorunumuz oldugu icin, ya da yaptigimiz-yaptiracagimiz islerde daima eksik bir seyler biraktigimiz icin idare etme, ettirme zihniyeti her zaman kafamızda vardır. idare etmeyenlere de gıcık kaparız."
Aklım vaktizamanında Ayhan Aktar'ın Social Change derslerinden birinde (sanırım gesellschaft gemeinschaft mevzularına da değindiği ders idi) söylediği sözlere gitti. Kendisi Türklerin kullandığı bazı ifadelerin herhangi bir yabancı dilde karşılık bulamayacağını söylemişti. Bu konuda verdiği örnek ise 'idare et abi' cümlesiydi. Bu cümle içerisinde karşımızdakine ifade edilmeye çalışılan duygunun, niyetin, hissiyatın bir bütün içerisinde, yabancı bir dilde karşılığı yok demişti Ayhan Aktar. O an düşünmüştüm İngilizce'de 'idare et abi'yi nasıl söylerdim diye. Gerçekten de bulamamıştım… Şu ana kadar da bulabilmiş değilim. Özledim sevgili Ayhan Aktar'ımızı yahu!
January 23rd, 2008
"Son olarak Orhan Pamuk’un Nobel alması (veya: “Orhan Pamuk’a Nobel verilmesi”) üzerine, hayli büyük bir milliyetçi ve ulusalcı tepki ortaya çıktı. Nobel’in Orhan Pamuk’a, bir İsviçre dergisinin kendisiyle yaptığı mülakatta sarfettiği “bu ülkede 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü” sözleri üzerine verildiğinden emin olan; ödülün ilanının, Fransız parlamentosunda Ermeni soykırımını inkâr etmeyi suç sayan kanun tasarısının kabul edilmesiyle aynı güne denk gelmesinde bu “fesadın” teyidini gören; Nobel’i önünde sonunda Türkiye’yi bölmeye veya hiç değilse destabilize etmeye yönelik tertiplerin bir manivelasına indirgeyen bir bakış açısından yapılan yorumlar, hızla yayıldı. Orhan Pamuk’un Nobeli, sadece son vesileydi aslında… Birkaç yıldır, her ‘millî’ addedilen meseleye yönelik, daha doğrusu her toplumsal sorunu bir millî mesele olarak kodlamaya yönelik, benzer tepkileri görüyoruz."
…
"Tahsilli orta sınıf seçkinlerin milliyetçi&ulusalcı fanatizme kapılmalarının ve bu fanatizm içinde ‘medeniyetsizleşme’ eğilimine girmelerinin, doğrudan doğruya milliyetçi endoktrinasyonla ve onun öğüttüğü millî meselelerle ilgili olmayan bir veçhesi olduğunu düşünüyorum. Bu veçhe, şehirli, tahsilli, laik orta sınıfların, iktisadî ve toplumsal statülerini kaybetme endişesi içinde bulunmalarıdır."
…
Tanıl Bora'nın bu güzel yazısının devamı için bkz: Tahsilli Cehaletin Cinneti/Birikim
January 19th, 2008

Tarih 19 Ocak 2008 (İKİBİNSEKİZ) ve turktelekom turkiye'den youtube'a ulasimi bir kez daha engelledi. Bravo!
not: imaj ve bandwith'i icin mindtrick'e
January 18th, 2008
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
January 13th, 2008
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış

In Rainbows albümünü duyurdukları zaman buraya yazdığım yazıda, albümün şarkı listesini de eklemiştim yazıya. Youtube'den, oradan buradan, bir şekilde merak edip bakmayanlar için de iki şarkının yanına, o şarkıların Thom Yorke tarafından From the Basement albümü/programı için çaldığı solo piyano versiyonlarının linklerini iliştirmiştim. Bunlardan biri Down is the New Up, diğeri de Videotape idi. İkisinin de mükemmel şarkılar olduğu, albümün üzerinden 3 ay geçmesiyle birlikte daha da fazla kabul gören bir görüş olsa gerek. İşte o video linklerinden, Videotape'ninkinde Thom'un sesinin ve piyanosunun güzelliğinin yanında benim en çok dikkatimi çeken (Thom'u görüntüleyen kişinin de dikkatini çok güzel bir şekilde çekmiş olsa gerek), şarkının sonlarına doğru bastıran bir gıcı gıcı gıcı gıcı sesiydi. Bu ses çok basit bir şekilde, ayakkabının kauçuğundan çıkan sesti. Thom'un ayağıyla tuttuğu tempo, kayıtta o kadar belirginleşmeye başlamıştı ki, kamera da o ayakkabıya odaklanmadan duramamıştı. Şarkıya tat katan çok güzel bir detaydı. From the Basement'ten önce Videotape'yi hiç dinlememiştim. Ama Thom'un şarkıya ayağıyla tuttuğu tempo, açık bir şekilde şarkının geleceğine de bir şekilde ışık tutmaktaydı. Daha sonra şarkının biraz daha eski ama albüm versiyonuna daha yakın olan konser versiyonlarını Youtube'den izlediğimi hatırlıyorum. O videolarda en dikkat çeken şey, Jonny'nin yaptığı gitar ataklarıydı. Evet, şarkının o döneminde Jonny gitarda, Ed ise ritim-beat ayarlarıyla yere çömelmiş moddaymış. Şarkının nasıl bir evrim geçirdiği, şarkıya ait 3 farklı video ile çok güzel ortaya çıkıyor. En temel halini Thom'un solo çaldığı hali olarak ele alacak olursak, grubun 2006'daki turnesi boyunca üzerinde uğraştığı hali gelişme ve en son Scotch Mist webcast'inde gördüğümüz/dinlediğimiz videotape de sonuç oluyor haliyle.
Thom geçenlerde yapılan bir röportajda, Videotape'ten bugüne kadar yaptıkları en iyi şey olarak bahsetmiş. Akıllara hemen Hail to the Thief aylarındaki "There There yaptığımız en iyi şarkı" lafı geliyor. Thom, goygoy yapma diyesi gelmiştir bir çok insanın. There There çok güzel bir şarkı olsa da, albümün geneline karşı olan soğuktan dolayı biraz güme gitti desem yalan olmaz sanırım. Ama In Rainbows'ta durum biraz farklı gibi duruyor. Hem bu sefer insan, söz konusu şarkı Videotape olunca, şöyle bir durup, yakasını ilikledikten sonra, varsa söyleyeceği bir şey, öyle söylüyor.
Unutmadan şunu da belirteyim; Videotape'nin bu gıcı gıcı'lı From the Basement versiyonu, son dönemin en büyük hitlerinden Jigsaw Falling Into Place'nin single baskısında B-side formunda sunuldu. Gıcı gıcı, yine çok net duyuluyor.
videotape – from the basement
videotape – bonnaroo 2006
videotape – scotch mist
from the basement.tv
radiohead.com
January 11th, 2008
Kategorisi
Müzik Yazar:
Gökhan
Ne zamandır aklımdaydı, sonunda bir yerden başlıyoruz. Özellikle bu başlığın Barış'a gaz vereceğini umuyorum. Çünkü asıl hazine onda. Turkish beat dosyası açılıyor.
Gökhan Aya tarafından derlenen bu çalışma Hollanda ve Amerika'da yayınlanmış. 1965-1971 yılları arasındaki kaydı yapılan Turkish Beat türünün en iyi parçalarıdan seçilen bu albümde; Mavi Işıkların, "The great airplane strike of 1967" parçası ingilizce dahi konuşmayan bir toplumda Paul Revere & The Raiders cover'ı yapıldığını göstermiş, Moğollar, Erkin Koray ve Cem Karaca gibi seslerin özgün "beat" müziklerini dinleyiciyle buluşturmuştur. Turkish Delights, 26 Ultrarities from Beyond the Sea of Marmara, Beat, Psych & Garage içeriside toplam 26 parça var. Albume ulaşmak için bu adresten sipariş vermeniz gerekiyor. Fakat an itibariyle stoklarda gözükmüyor. Arada bakmakta fayda var.
Neşenizi kaybetmemeniz dileğiyle. Işıkla kalın.
Moğollar – Eastern Love
Bunalımlar – Taş var köpek yok
Erkin Koray – Sana birşeyler olmuş
January 8th, 2008
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış

Dead Meadow ve 10'uncu senelerinde yayınlayacakları Old Growth albümünden nefis bir şarkı;
dead meadow – what needs must be.mp3
Umarım albüm de bu şarkı kadar iyi olur. Kendilerinin sağlam bir takipçisi olan Malkmus'un da yeni albümü gelirken, Matador Records 2008'de bizi oldukça sevindirecek gibi duruyor.
dead meadow.com
stephen malkmus.com
matador records.com
January 4th, 2008
Şubat ayı ile birlikte başlayan, büyük ihtimalle mart ve nisan aylarında da devam edecek güzel konserler serisi beni zorunlu olarak bir "konser bütçesi" yapmaya itti. Gerçekten de bu konserleri kaçırmadan geçirmek istiyorum şu ayları. Genelde benim için ayrı yeri olabilecek birçok grubun, vesairenin konserine gitmemişimdir. Bütçeden kaynaklanmamıştı tabii bunların çoğu. Konsere bir, bilemedin iki gün kala üzerime çöken isteksizlik, nice isimleri kaçırmamla sonuçlanmıştır. Şimdi bunları burada saymama gerek yok. Bununla birlikte, yapacağım konser bütçesi, beni hiç yoktan erken bilet alıp, bir kenara koyma yoluna sürükleyeceğinden, önceki bad'lik amirliğine girmemi engelleyecek en garanti yol gibi duruyor. Bilen biliyordur, ama ne konserleri var diyen için tekrarlayayım; Brighton'lı süper insan Bonobo, 1 ve 2 şubat tarihlerinde Babylon'da (çok büyük bir ihtimalle full live band olarak) karşımızda olacak. Arkasından, 8 Şubat tarihinde Londra'lı Tunng yine Babylon sahnesine çıkan gruplardan birisi olacak. Henüz Babylon'un sitesinde gözükmese de, 14 Şubat gecesi, insanlar sevgililer gününü kutlarken, İsveç'ten babam çıksa yerim insanlarının arasında sevgili Jens Lekman'ı izleyebileceğiz. Bir sonraki aya geçtiğimizde de, Caribou ağır topu bizleri bekliyor gibi duruyor.

Evet, konserler gerçekten de şahane duruyor. En azından, içinde bulunulan gecelerin keyifli geçeceğini umuyorum. Bu saydığım konserler üzerine en çok geyiğin döndüğü sanal ortam sanırım Last.fm'dir. Last.fm'deki konser geyikleri insanı birçok zaman sinirden güldürebiliyor. Her halta "efsane!", "hayatım boyunca beklediğim an! (ulan yaşın kaç demezler mi sana)", "inanmıyorum!! biri şaka olduğunu söylesin" gibi yorumlar yapan bu yavru ayılar ne zaman adam olur bilinmez ama hani eşşeklik edip insanın gözü o konser sayfalarının shoutbox'larına kaydığında her seferinde bu amelasyon insan güruhu nereye kanalize edilebilir acaba diye soruyor insan kendisine. Hani yıllar önce bir trip vardı (halen de vardır ama en efsane ve yoğun olduğu yıllar geride kaldı sanırım); plajlarda, özellikle yazlık site plajlarında dönen "Tolga (ya da Berkecan), baba naber ya? Akşam halikarnasa mı akıyoruz?" geyiklerin evrim geçirmiş halini artık sanırım bu insanlar temsil ediyor. Yahu sadece Tunng geliyor, Nouvelle Vague geliyor, o veya bu geliyor! Neresi efsane? Ha, dersen ki "Nouvelle Vague'deki kızlara hasta oluyorum, dudakları efsane, poposu efsane", o zaman anlarım seni. Ama bir noktadan sonra da bayıyorsunuz. Şu topraklara Radiohead dışında gelecek hiç bir şey efsane olmayacaktır illa bir şeyleri efsane yapacaksak.
bonobo – between the lines.mp3
January 2nd, 2008
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış

"Yılbaşında evdeyim diyorsan, Radiohead webcast!" diye söylüyordum insanlara birkaç gündür. In Rainbows albümünün dijital de olsa dünyaya sunulmasının ardından, bu durumu bir şekilde kutlama amacıyla bizlerin karşısına, monitörlerimizin arkasına geçmişti Radiohead. Kid A/Amnesiac döneminden beri webcamlerinin karşısına geçip, bir şeyler çalıp, hiçbir şey olmamış gibi devam eden Radiohead, sanırım In Rainbows şerefine verdikleri o webcast ile birçok kişiyi hiç olmadığı kadar etkilemiştir. Björk, New Order ve the Smiths'ten 3 şarkı da çaldıkları webcast'in görüntülerini youtube'de bulmak pek de zor değil. Fakat, grup 1 hafta kadar önce ikinci bir webcast'in yolda olduğunu duyurmuştu. Birincisiyle aynı mantığa sahip bu webcast ise, In Rainbows albümünün elle tutulur, çantalarımızın gözüne atılır, can sıkıntısından kapağının içinin karıştırılır versiyonunun müzik marketlerde yer almaya başlaması şerefine yılbaşı gecesi tüm dünyaya sunuldu. Canlı canlı izleyemedim ama eve gelince ilk işim tabii ki kendi kendime "acaba nasıldı?" sorusunu sormakla birlikte, webcast'in yayıncısı current.com'a girmek oldu. 2 kere izledikten sonra diyebilirim ki, In Rainbows albümü, hiç bir abartının yanına yaklaşmadan, Radiohead'in en güzel albümlerinden biridir. Ön yargılar, özellikle yılların Radiohead dinleyen insanlarından geldiğinde oldukça güçlü oluyor. Bir de, Hail to the Thief gibi oldukça zor (ya da zorlayıcı-doğru sıfatı bulamadım) bir albümden sonra birçoklarında oluşan hayal kırıklığı ve gruba karşı olan umursamazlık, In Rainbows'un belki de tek sorun olarak karşımıza çıkıyor. Fakat bu sorun albümün sorunu da değil aslında. O sorunu oluşturan kişilerin sorunu diyebilirim. Her geçen gün, her geçen hafta daha da bir güzelleşiyor bu In Rainbows benim gözümde. Bu "her geçen" zaman, en büyük gücünü de Radiohead'in yapmış olduğu 2 webcast ile adeta coşturuyor. Thumbs_Down adlı ilk webcast'te Reckoner'i ve Faust Arp'ın açık hava versiyonunu dinlerken, bu şarkılara ve tekrardan grubun kendisine hayran kalmamak elde değil. Scotch_Mist adlı bu ikinci webcast'in In Rainbows albümündeki bütün şarkıları içerdiğini söylemekte bir sakınca görmüyorum. Neredeyse 1 saat süren bir webcast'in kapanışı önce Nude için çekilmiş (sanırım Jigsaw Falling into Place gibi kendin pişir kendin ye olmuş bu da), bence oldukça gözalıcı klip ile yapılıyor. Ardından da birkaç ay önce deadairspace'te çıkmış iconların bir animasyonuyla hepimize good night diyorlar. Ben o son animasyondaki arpeggi'msi şarkıyı istiyorum! Bunun dışında, bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer (hatta iki) ayrıntı da, jigsaw falling into place'nin farklı versiyonu ve webcast boyunca Jonny'nin yaptığı şov olacaktır. Yıllar önce Jonny için grubun diğer elemanları "o üzerinden ses çıkabilen her şey ile müzik yapabilir" ifadesini kullanmıştı. Bu son webcast ile (ve tabii ki There will be Blood filmi soundtrack'i ile) Jonny nasıl bir insan olmadığını bir kez daha kanıtlamış oldu!?x*#
not: videoyu tek parça halinde current.com'dan, parça parça/şarkı şarkı izlemek için ise Radiohead'in youtube'deki profilinden izleyebilirsiniz. fakat youtube'dekinin ses kalitesi olarak current'ten bariz bir şekilde aşağı olduğunu belirtmeliyim.
radiohead.com
current.com
radiohead@youtube.com
January 1st, 2008
Kategorisi
Müzik Yazar:
Gökhan
Reklamlarda güzel müzikler kullanmak reklamın kendisi için hayati önem taşır. Zaten güzel reklam müziğine sahip reklamlar, diğerlerinden kolayca ayırt edilir. İşte Philips, son reklamında bu kozu oynamış. Benim gibi televizyona sırtı dönük yaşayan insanların arkalarını dönüp bakmaları için harika bir neden; Connie Francis ve o mükemmel yorumuyla (trt sunumuna benzedi) Siboney. Aurea’nın reklamı haricinde bu parçaya 2046‘da da rastlayacaksınız. İzleyiniz ve dinleyiniz efendim.
Ayrıca Philips Aurea‘ya da değinmeden geçemeyeceğim. Hiç izleme fırsatım olmadı ama eminim ki bu sistem, HD teknolojisi ile birleşince fevkalade bir seyir ortaya çıkacaktır.

Connie Francis – Siboney