Archive for
February, 2008
February 21st, 2008
Uzun süredir TBMM'nin gündeminde olan, tasarı halindeki yeni vakıflar yasası 'Türban' tartışamlarının ardından yeniden gündeme oturmuş gözüküyor. Zamanında, 2006 yılında cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından meclise geri gönderilen tasarı, 2007 seçimlerinin ardından pek fazla beklemeden tekrar meclis gündemine geldiydi. O günkü halinden pek farklı olmayan tasarı, Sezer tarafından onay alamazken gerekçe kendisi tarafından şu şekilde açıklanmıştı: "1982 Anayasası'nın Başlangıç bölümünde 'hiçbir etkinliğin… Türk ulusal çıkarlarının… Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin… karşısında koruma göremeyeceği' belirtilmektedir. Yeni yasa bu vakıfların Lozan'da olmayan 'ekonomik ve siyasi güç' elde etmesine yol açacaktır."
Avrupa Birliği uyum sürecinde çözülmesi gereken önemli sorunlardan biri hiç kuşkusuz gayrimüslim vakıflarının uğraştığı belli sorunları ortadan kaldıracak yeni düzenlemeler getirilmesi konusundadır. Yıllardan beri gayrimüslim vakıflarının ellerindeki malların adeta gasp edilerek alındığı, kendilerine mal edinebilme konusunda bir imkanın tanınmadığı ülkemizde, bu yeni tasarı insanların haklı olarak biraz umutlanmalarına neden olduydu. Fakat içeriğine baktığımızda gayrimüslim vakıflarının en büyük sorunlarına merhem sürmekten biraz uzak olduğu görülüyor. Tasarıya göre, yeni vakıflar Türk Medeni Hukuk kurallarına göre kurulabilir denildiğinden gayrimüslimlerin yeni vakıf kurmasının önüne engel konulmuş oluyor. Çünkü Türk Medeni Hukuku "belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz" demektedir. Böylesine bir çelişkinin yeni tasarıda yer almaması ya da yeniden düzenlenmesi gerekir. Bunun yanında, Tasarı 1960'ların sonlarından beri uygulanmakta olan bir haksızlığı ve hukuksuzluğu bir yerden kapatırken başka bir yerden yeniden karşımıza sunuyor. 60'ların sonlarından beri devam eden durum nedir peki? Bu durumu 19 Şubat 2008 tarihli, Can Dündar'ın hazırlayıp sunduğu 'Neden?' programının konuklarından Prof.Dr.Baskın Oran şöyle izah ediyor: "…1960’ların sonuna kadar gayrimüslimler vakıf bakımından hiçbir sorun yaşamadılar. Fakat 1964 yılında, hatırlayacaksınız, bir Türk albayın eşi ve çocukları hunharca katledildiler bir banyo küveti içinde ve ondan sonra Türkiye Cumhuriyeti Yunanistan’ı sıkıştırmak için Türkiye’deki gayrimüslimlerin vakıflarına el attı. Rumların vakıflarına, fakat bu arada bütün gayrimüslimlerin vakıflarına. Vakıflar genel müdürlüğü, sadece gayrimüslim vakıflara bir genelge yolladı 'vakıfnamenizi getirin diye'. Vakıfname bir vakfın ne yapıp ne yapamayacağını belirleyen belgedir. Bunlar dediler ki; 'efendim bizim vakıfnamemiz yoktur, çünkü biz Osmanlı döneminde, her birimiz bir padişah fermanıyla kurulduk'. Vakıflar genel müdürlüğü dedi ki ben bilmem, eğer vakıfnamemiz yok diyorsanız o zaman 1936 yılında verdiğiniz beyannameyi ben sizin vakıfnameniz sayarım, orada mal edinmeye ilişkin bir hüküm varsa mal edinebilirsiniz. Eğer mal edinebilir diye bir hüküm yoksa 36 yılından itibaren edindiğiniz parayla, bağışla vs. ile edindiğiniz bütün taşınmaz mallara el koyarım dedi ve 60’ların sonundan itibaren de 2003 yılına kadar bu işi yaptı. Şimdi 36 beyannamesi nedir? 36 beyannamesi matbu bir evrak. Şu ada şu parselde şu menkulüm var, şu ada şu parselde şu gayrimenkulüm var diyen bir evrak. Onun üzerinde mal edinebilir, edinemez diye bir şey olamaz. Peki bu 36 beyannamesini niye yayınladı? Sayın bakanın da dediği gibi 35 yılında Atatürk bir vakıflar kanunu çıkardı ve hemen bir ay sonra bütün vakıflara yani İslam ve gayrimüslim bütün vakıflara bir genelge yolladı, elinizdeki malların listesini yollayın diye. İşte 36 beyannamesi budur, amaç o sıradaki devrim kanunlarına ek olarak bazı İslamcı vakıfların gayri menkullerine el koymaktı. Fakat Atatürk hızla ölüm sürecine girdi ve bunlar tozlu raflara kalktı… bu 36 beyannameleri, 60’ların sonuna kadar. 60’ların sonunda Vakıflar Genel Müdürlüğü bunu Kıbrıs konusunda bir koz olarak indirdi ve gayrimüslim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kurduğu vakıflara el koymaya başladı…" Şimdi bugünün yasa tasarısına baktığımızda ise, bu vakıfların daha önce mal edinemelerine, edindiklerinin de ellerinden alınmasına neden olan 'vakıfname' veya 'vakıf senetleri' meselesi, bu sefer de kendilerinin uluslararası faaliyetlerine ve işbirliği yapmalarına engel olacak gibi duruyor. Çünkü yeni tasarıya göre uluslararası faaliyet ve işbirliği için vakıf senedi gerekmekte. Bunun dışında yeni tasarı, yıllardır gayrimüslim vakıfların ellerinden gasp edercesine alınmış malların iadesine ilişkin çok az ve kısıtlı bir düzenleme getiriyor. 60'lardan bu yana ellerinden alınmış olan bu malların iadesine ilişkin bir şey bulmak pek mümkün değil. Bu vakıflardan alınmış birçok malın da üçüncü kişilere satıldığı biliniyor. İyi niyetli üçüncü kişilere satılmış olan malların geri iadesi hukuki olarak mümkün değil. Tasarının bu durumlarda bir çeşit tazminat ödeme yolunu açması en doğrusu olurdu. Yine de AİHM'ye gitmek mümkün ve birçok vakfın başvuruda bulunacağını öngörmek pek zor değil. Yeni tasarının daha birçok eksiği olsa da bunların hepsini burada belirtmek bu yazının amacı değil.
Bütün eksikliklerine rağmen ve gayrimüslim vakıfların yıllardır uğradığı, pek insancıl olmayan haksızlıkları ortadan kaldırmakta çok başarılı olacak gibi durmasa da, yeni vakıflar yasası için hiç yoktan iyidir diyebiliyoruz maalesef. Fakat, meclis ve haliyle toplum içerisindeki tandansların buna bile izin vermeye niyetli olmadıkları ortada. 2 yıl önce Ahmet Necdet Sezer'in yasayı geri gönderirken ki atıf yaptığı Lozan Barış Antlaşması, bugün de mecliste CHP ve MHP tarafından yeni vakıflar yasasına yaptıları eleştirilerin temelini oluşturuyor. Efendim neymiş; bu yeni yasa Lozan'da oluşturulmuş olan, Yunanistan ile Türkiye arasındaki, müslüman ve gayrimüslim azınlıklar konusundaki mütekabiliyet esasına aykırıymış. Diyorlar ki, bugün Batı Trakya'da müslüman Türk azınlığın içinde bulunduğu problemler varken, Yunanistan hükümetleri bu azınlığa karşı öylesine umursamaz tavırlar içerisindeyken, biz bu yeni vakıflar yasasında planlanan iyileştirmeleri kendi ülkemizdeki gayrimüslim azınlığa vermemeliyiz. Çünkü bu diplomasiye, bu ülkenin temelleriyle önemli bağları olan Lozan Barış Antlaşması'na uyan bir hareket olmazmış. Şimdi bir kere şunu iyi anlamak gerekiyor. Lozan'da herhangi bir mütekabiliyet ilkesi olmadığı bir gerçek. Bunu uluslararası ilişkiler okumuş ya da hukuk okumuş birinin bilmesi zaten gayet doğal ama durumu yine 'Neden?' programından, Baskın Oran'ın cümlelerinden alıntılayarak anlatacak olursak: "…Mütekabiliyet olmadığı su götürmez. (…) Lozan’da mütekabiliyet falan yok, çünkü Lozan Türkiye ile Yunanistan arasında bir antlaşma değil. Lozan çok taraflı bir antlaşma. Lozan bir barış antlaşması. Mütekabiliyet falan filan yok, fakat en kötü yorumu koyalım. Lozan’da 45.nci madde paralel yükümlülükler değil de mütekabiliyet getiriyor diyelim. Bu devletler hukukuna aykırı olur. Çünkü birincisi, eğer mütekabiliyet var derseniz, mütekabiliyet doğrudan doğruya misilleme demektir ve soydaş için vatandaşı harcarsınız. Bir ulus-devletin görevi soydaşa değil vatandaşadır birinci sefer. İkincisi, 1969 tarihli Viyana antlaşmalar sözleşmesinin 60'ıncı maddesinin 5'inci fıkrasına göre insan hakları konusunda mütekabiliyet olmaz. Bu da insan ve azınlık hakları, anlatabiliyor muyum? Yani Lozan’da mütekabiliyet yok, nokta. Şimdi niçin 45'inci madde konmuş diyecek olurlarsa ben hemen onu da söyleyeyim. Lozan bir değil, iki tane savaşı bitirdi. Bu savaşlardan birini Türkiye kaybetti, birini kazandı. Kazandığı savaş Kurtuluş Savaşı’dır, kaybettiği savaş birinci dünya savaşı’dır. İkisini birden bitirir. Onun için Lozan’da Atatürk ve ekibi bütün istediklerini alamadı. Mesela misak-ı milli’nin 3 tane yerini dışarıda bıraktı. Batum, İskenderun, Musul-Kerkük. Dolayısıyla adaları dışarıda bıraktı. Ticaret, adalet ve sağlık alanlarında 5 yıl Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına kapitülasyon getirdi. Bir sürü eksiği vardır Lozan’ın. İşte bütün bunları meclisten geçirebilmek için 45'inci maddeyi koydu. Tamamen iç tribünlere oynamaktır."
Bütün bunlara rağmen mecliste CHP ve MHP, toplumda da köktenmilliyetçi ve sözde sol tandanslar durumun mütekabiliyet esasıyla ilgili olduğunu ve bu yüzden bizim de gayrimüslim azınlıklarımıza "ayrıcalıklar" tanırken daha dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorlar. Gerçi toplum içerisindeki köktenmilliyetçilerin düşünceleri maalesef sadece bu kadar "iyi niyetli" kalmıyor. 'Ver gazı, coştur lazı' misali, birbirimizin düşüncelerini körükleyerek gelinen noktada insanlar artık bu yeni yasa ile gayrimüslimlerin ileride 'Beyaz Türklerin' kapılarına gelerek "bunlar zamanında bizimdi" diyerekten evlerini, topraklarını vb. alacağını sanıyor. Biz ki yıllar önce gayrimüslim azınlığın mal varlıkları ve sermaye birikimlerinin üzerinden bir çeşit Yerli Burjuva oluşturmaya kalktık. Bununla yetinmedik, aynı gayrimüslim azınlığın bu toprakları terk etmesi için elimizden geldiğince uğraştık, uğraşıyı, hukuksuzluğumuzu Yargıtay kararlarıyla perçinledik. Kendi cemaatinin bir şekilde birleştirdiği paralarla aldığı yetimhanelere devletçe el koyduk. Okullarını, sosyal kurumlarını idaresiz bırakıp işlemez hale getirerek yine devlet eline geçirdik. Bugün, zamanında Hrant'ın doğduğu Tuzla'daki yetimhaneye devlet tarafından el konulmakla kalınmamış, üçüncü kişiye satılmıştır. Bizim karışımızda bunlar gibi onlarca, yüzlerce örnek varken, daha tam bir iyileştirme getiremeyecek olan bir vakıflar yasasına karşı bile tepki gösterebilen, bahaneler bulabilen, mütekabiliyet zırvalığının arkasına gizlenerek her fırsatta Batı Trakya'daki azınlığı emellerine alet eden insanlarla nasıl ve nereye gideceğiz, sorarım? Türban çağdışıdır derken, başka çağdaşlıkları, çağdaşlıktan öte, insan haklarıyla ilgili birtakım gerçekleri unutanlarla nereye gideceğiz? Kendilerini sol olarak görmüş insanların gayrimüslim azınlığı hiçe sayarcasına hareket ederken, İslamcı olarak adlandırılanların gayrimüslimler adına öyle ya da böyle olumlu atılımlar yapar görünümüne gelişidir şu anki durum.
February 17th, 2008
Transmission
Dün !f İstanbul kapsamında Grant Gee'nin Joy Division belgeselinin galası vardı. Biletleri alırken film hakkında pek bir beklenti içine girmemiştim. Zaten bugüne kadar birçok film ile olsun, oradan buradan okuduklarımızla, dinlediklerimizle olsun, belli bir bilgi birikimimiz vardı Joy Division ve dönemine ait. Ancak insan ne kadar bilirse bilsin, onları yaşamadığı için her zaman bir merak ve ilgi içerisinde oluyor. Bugün bile güncelliğini yitirmemiş bir müzik ayrıca.
Filmde kullanılan arşiv görüntüleri, fotoğraflar, yazılar, vs. 24 Hour Party People ve Control gibi filmlerin zihinlerde bıraktıklarıyla nefis bir bütün sağlıyor. Fakat grup elemanlarının yaşadıkları şeyleri kendi ağızlarından oldukça doğal ve basit bir şekilde anlatmaları, Joy Division'a ve döneme ait yukarıda saydığım filmlerde yakalanması zor fikirler veriyor. Bunun yanında müthiş arşiv görüntüleri de olaya ayrı bir tat katıyor. Bazı konser görüntülerini görünce insanın içinde bir şeyler harekete geçiyor adeta. Düşünün, Control'deki, 24 Hour'deki canlandırmalarda bile insan ne kadar keyif alıyor, bu bulunması zor, orjinal görüntülerde insanın heyecanlanmaması elde değil.
Filmin ardından Peter Hook geldi salona. Kısa bir soru-cevap yapıldı. Bir iki absürd soru vardı fakat Peter Hook'un, film sırasında da bolca gördüğümüz dalgacı-alaycı tavrı insanı film sonrasında da keyiflendirdi. Film internet ortamlarına bir düşse ya da dvd'si falan çıksa da bir daha izlesek diyorum.
!f istanbul /joy division
February 16th, 2008
NPR (National Public Radio) bizdeki Açık Radyo gibi bir şey. Bağımsız takılan, konuşmalar, haberler ve tabii ki müzik ile ilgili şeyler yayınlayan bir radyo. İki gün önce Thom Yorke'nin evinden telefonla katılarak bir nevi konuk dj'lik yaptığı bir program vardı… Bu programın bu kadar eğlenceli olacağını tahmin etmezdim. Programdaki esas dj ile Thom Yorke arasında geçen soru-cevap şeklindeki diyalog fazlasıyla içten ve doğaldı. Son zamanlarda neler dinlediğinden, kimleri beğendiğinden, müziği oluştururkenki yaklaşım ve yöntemlerinden bahsederken insan birçoklarının bu adamı ilahlaştırmasının neden salakça olduğunu birkez daha anlayabiliyor. Çok iyi bir müzisyen ama bizim gibi biri işte. Olması gerektiği gibi… Thom son zamanlarda dinlediği ve ilgilendiği grupları, müzikleri evinin yakınlarındaki dükkanlarda pek bulamadığından download'a yüklendiğinden bahsediyor. Genellikle boomkat ve bleep gibi sitelere bakıyormuş… Çok tanıdık geliyor.
Ardından program sunucusu sıradaki şarkı için Thom'a yöneldiğinde de sanki evde çekme kaset yaptıklarını sanabilir insan. Hangi şarkıyı çaldıracağından emin olamadın mı Thom? Senin için albümdeki şarkıları teker teker çalıp geçeriz, sen dur dersin bize.
Bu programın tekrarını dinlemek isteyenler için;
npr + thom
npr.org
boomkat.com
bleep.com
February 15th, 2008

Geçen haftaki Uykusuz'da Memo Tembel Çizer'in bir yazısı çok hoşuma gitti. Sizlerle paylaşmayı vatani görev saydım.
Kopirayt vesaire sorun olmazsa buradan okuyabilirsiniz;
Pornoma Dokunma!
Hatırlarsanız internet ilk çıktığı vakitler nasıl da ifade özgürlüğünün sarsılmaz kalesi olarak anılıyordu değil mi? Deniliyordu ki internet hiç bir zaman sansürlenemez, zira zilyon tane siteyi takip etmenin ve haklarında hukuki işlem yapmanın mümkünatı yoktur. Halbuse zilyon tane insan kişisini takip eden ve icap ettiğinde yakalayabilen süpersonik bir polisiye sistem halihazırda mevcutken zilyon sitenin takip edilemeyeceğini iddia etmek biraz saftoriklik oluyor. Bu iddiadaki saftorik zevat şu an zaten şapa oturmuş vaziyette. İkide bir açılıp açılıp kapanan youtup'tan mı bahsediyorum sanıyorsunuz? Hayır efendim, koyayım youtup'a. Porno'dan bahsediyorum!.. Gün geçmiyor ki bir porno site daha mahkeme kararıyla engellenmesin, açtığımız tabların bir kısmı daha malum uyarı yazısıyla kırmızıya boyanmasın!.. Porno sitelere yönelik kararlı ve derinden bir sürek avı başlamış durumda. Şimdik ben ortaya çıksam ve "otuzbire özgürlük" diye feryad etsem bu feryadım bir özgürlük mücadelesi olarak yankı bulur mu? Yüzbinlerce otuzbirci toplanıp meydanlarda yürüyüş yapabilir miyiz? "Otuzbirciler polisle çatıştı, insan hakları dernekleri otuzbircilerin yanında" diye ana haber bültenine çıkabilir miyiz? Porno özgürlüğünün kişisel bir otuzbir hakkından öte, bir toplumsal yapılanış belirleyicisi olduğunu, ideolojik ve politik bir mesele olduğunu kitlelere anlatabilir miyiz? Söyleyiniz efendiler, porno politik midir? Yazıyı okurken bile otuzbir mücadelesi dendikçe "ehi ehi" diye için için gülmüyor musunuz!.. Adam siteyi kapatmak için mahkeme kararı çıkartmış, o kararı çıkartabilmek için yasa çıkartmış, o yasayı çıkartabilmek için mecliste komisyon kurup "ekranda y.rrak kürrek görünsün mü görünmesin mi" diye tartışmışlar, oylamışlar sen hala "porno politiktir" deyince ehi ehi diye gül!.. Cinselliği ayıptan say, cinsel taleplerini sosyal hak sayma ki toplumu müstehcenlikten korudukları iddiasıyla toplumu kendi anlayışlarına tabi kılmaktalarken onlar da sana gülsünler!..
February 14th, 2008
American Idol'ı seviyorum. Bizdeki Popstar ekolünün paçozluğunun bilinçlerimize yaptığı etki bu yarışmalardan adam çıkmaz, izleyen de adam olmaz tarzında oluyor hep. Fakat bu popstarların kralı olan American Idol başka bir şey. Gerçekten aslanlar gibi şarkı söylüyorlar, hatta seçtikleri şarkıların da bayağı bir kısmı "iyi müzik" olarak nitelendirelecek cinsten şarkılar. Adamlar showbiz denilen şeyi de çok iyi bilmelerinden ötürü eğlenceli bir program oluyor bu American Idol'lar. Yeni yayınlanan bölümünde son 24 yarışmacı da belli oldu. Süper sese sahip 6-7 kişi var ki, corporate music ortamlarına hiç sokmadan alıp soul, funk ya da motown ekolünden çalıştırdın mı nefis şeyler ortaya çıkabilir. Bunların arasında 1-2 tane kız kulağa hitap ederken, bizim gözlerimizi de unutmuyor. Ancak son 24'e giremeyen biri var ki, bence çok yazık ettiler güzelim kıza. Ses ve görüntü on numaraydı. Allah sahibine bağışlasın, yeni idol bu kızı aratmasın diyelim.

Not: American Idol haftasonlarında e2'de yayınlanmakta.
February 14th, 2008
Coen biraderlerin son filmi No Country For Old Men'deki kötü karakter Anton Chigurh, mimikleri, ses tonu, düşünce yapısı ve buna paralel olarak kurduğu cümleleriyle, bugüne kadar gördüğüm en unutulmaz kötü karakterlerden biri oldu. İzlemeyenler için filmi berbat etmemek adına çok fazla şey söylemek istemiyorum fakat, Chigurh ve benzincideki yaşlı adam arasında geçen diyalog, hayatım boyunca unutamayacağım replikler arasında yerini aldı bile. Chigurh rolündeki Javier Bardem de en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında aday gösterilmiş. Benim oyum kendisinden yana.
No Country For Old Men bu hafta başlayacak !f İstanbul festivalinde de gösterilecek fakat gösteriminin tüm biletlerinin tükendiğini söylemek zorundayım. Ama en iyi film dalında Oscar'a aday olan bu filmin ödül töreninin ardından birçok sinemada gösterileceğinden de şüphe duymuyorum.
February 12th, 2008
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
Silkworm davulcusu Michael Dahlquist'in 2005 yılında oldukça trajedik ölümünün (intihar etmeyi kafasına koymuş biri arabasıyla hız yaparken, Dahlquist ve iki arkadaşının da içinde bulunduğu, kırmızı ışıkta beklemekte olan arabaya çarpar ve 3 arkadaş* da orada ölür.) ardından 18 yıla 10 albüm sığdırmış Silkworm'un hayatı da sona ermişti. Aradan bir seneden fazla bir süre geçtikten sonra eski grup elemanlarından Tim Midgett ve Andy Cohen yollarına yepyeni bir grup kurarak devam etme kararı almıştı:Bottomless Pit. Diğer eleman Matt Kadane'nin zaten the New Year adlı grubu vardı. Kadane kardeşlerin the New Year ile oluşturdukları müzik Bedhead döneminde yaptıklarından çok farklı değil, hatta daha olgun ve tatmin edici denilebilir. Benzer bir durum da Silkworm-Bottomless Pit geçişinde bekleniyordu. İlk albüm Hammer of the Gods aylar önce çıkmış olsa da ben albümden ne aldığımı daha yeni anlamaya başladım. Bazı şarkılar bariz bir şekilde Silkworm tınılarına sahip olsa da, Bottomless Pit şarkılarının melodi ve şarkı sözleri açısından insan kalbine daha çok dokunduğunu söyleyebilirim. Zaten Dahlquist'in ölümünün albüm üzerindeki yansıması albümü dinlerken baştan sona belli oluyor. Leave the Light On, Human Out of Me ve the Cardinal Movements tekrar tekrar dinlenecek şarkılardan. Bu şarkılar benim çok sevdiğim türden melodilere sahipler. The New Year, American Analog Set, Chris Brokaw ve bazı Touch & Go gruplarının gitar riffleri, davulları beni diğer müziklerden çok daha farklı bir şekilde etkiliyor. Bottomless Pit'in de bazı şarkılarında aynı hissi yakalar gibi oldum. Leave the Light On şarkısının içindeki "leave the light on…" sözlerinin ilk başladığı bölüme takıldım bir süredir. Bu olayı da İngilizlerden göremiyorsun işte. English Man in New York, American Guy in London olabiliyor ama bir yere kadar olabiliyor.
Mutlaka dinlenmesi gerek diye düşünüyorum;
bottomless pit – human out of me.mp3
bottomless pit – leave the light on.mp3
February 7th, 2008
Kategorisi
Diğer Yazar:
nevzat

İnsanların neden MMORPG dünyasında yaşamaya bu kadar kendilerini kaptırdıklarını, yemek yemeği unututtuğu için bilgisayar başında ölen insan evlatları örneği ışığında bir süre düşündüm ve aklımın yattığı cevabı bulmam çok da uzun sürmedi: "tatmin". Yaptığınız her eylemin sonucunu birebir hayatınızla* kısa ya da uzun vadede ödüyorsunuz. Verdiğiniz her kararın bir fedakarlık oranı var ve her şeyin sizin ve diğer Ademoğullarının tercihleriyle şekillendiği bir dünya üzerinde yaşıyorsunuz. Çok basit ve genel bir örnek vermek gerekirse üzerinize giydiğiniz en ufak bir item'ı seçerken bile sınıfınıza yönelik baskın özelliklerinize ve kendi oyun stilinize paralel bir seyir izlemezseniz cesede koşma egzersizlerinde uzman olabilir daha da önemlisi gerçek hayatta zaman diye adlandırdığımız süreci yok yere harcamış olabilmektesiniz.
Gerçek hayatta varolan her türlü sosyal ve kişisel pozitif veya negatif olgu bu dünyada da birebir olarak varolmakta. Oyunun hemen hemen her noktasında kendi başınıza üstesinden gelemeyeceğiniz birçok durumla karşı karşıya gelebilir ve oynamaktan zevk aldığınız insanlarla kollektif bir çalışmaya girmek durumunda kalabilmektesiniz**. Oyunun ve hayatın ana teması olan "insan" gerçek dünyada olduğu gibi bu dünyada da her şeyin merkezinde ve gerçek hayatı olduğu gibi oyunu da ilginç ve eğlenceli kılan öğe durumunda.
* Gerçek hayatta vaktinize tekabül ediyor, çünkü World of Warcraft için konuşursak canlanmanız için mezarınızdan kalkıp cesedinize koşar adım gitmeniz gerekmekte.
** Örneğin elinizde kilitli bir kutu varsa daha önce ilişkilerinizi sıkı tuttuğunuz bir Rogue derdinize derman olabilecek tek kişidir. Aksi taktirde kutunuzu bulduğunuz sert bir kayaya saatlerce vurmak*** bir diğer çözüm yolu olabilmektedir.
***Kutunuzu sert bir kayaya vurarak açmak diye bir tuş ve çözüm yolu bulunmamaktadır, bulunsaydı da bir yere varamazdınız, her şeye de kek gibi inanmamanız kişisel çıkarınıza olabilir.
Northx / Burning Blade / Eu

February 5th, 2008

civil twilight – human.mp3
90'lı yılların sonlarında Cape Town'da kurulmuş, daha sonra grup elemanlarının burada yapacak daha başka bir şey kalmadı diyerekten Amerika'ya göçmesiyle kariyerine biraz heyecan getirmiş Civil Twilight. Çok fazla bilindikleri yok. Fakat belki bir süreliğine adları biraz daha fazla duyulabilir. Dün geceki Super Bowl sonrasında yayınlanan House M.D'nin Frozen adlı bölümünün en içe dokunan anında dinledik bu grubun Human isimli şarkısını. Benim gibi sanırım birçok kişinin de hoşuna gitmiştir şarkı. Nedir, ne değildir diye dinledim bu şarkının adını verdiği albümü. Beni etkileyen, bana farklı gelen bir şeye rastlamadım. Belki Human şarkısı da o kadar etkileyici değildi. İşin sırrı şarkıyı dizinin çok iyi bir anına koymalarında saklıydı belki de. Bilemiyorum. Bildiğim bir şey var, o da House dizisinin ve tabii ki Hugh Laurie'nin 2 ay aradan sonra tekrar karşıma gelmesine olan sevincimdir. Hugh Laurie gibi bir oyuncuyu izlemek çok farklı bir keyif doğrusu.
Human albümünün tamamını buradan da dinleyebilirsiniz: link
civil twilight band.com
fox.com/house
February 3rd, 2008
Kategorisi
Müzik Yazar:
Barış
Bunu çevremdeki insanlara söylüyorum. Sizlere dedim gelin şu Bonobo konserine diye. Ben sizin adınıza üzüldüm valla konser sırasında. Nefisti. Gerçi Simon efendi bir dahaki seferde görüşmek üzere dedi. Hadi bakalım.
Bu arada, bu babylon gerçekten de bazı konserlerde çok ufak kalıyor artık. Dans edeyim diyorsun, sağdaki soldaki kıllı, süpürge saçlı tipler ile arandaki kısa mesafe zaman zaman çok tat kaçırıyor.
Son olarak bu soğukta o kısa mı kısa mini etekleri giymiş kızlara selam ederim. Çocuksuz, nüfus artış hızı daha düşük bir gelecek için çalıştığınızı biliyorum.
buradan yak