Archive for March, 2009

March 18th, 2009

Domino

Kategorisi Diğer Yazar: Barış

Kafa bazı zamanlarda, dönüp dolaşıp aynı şeyleri düşünmekten başka bir şey yapamaz oluyor. Aslında bu tam anlamıyla dönüp dolaşıp aynı yere gelmek gibi değil de, domino oyununda olduğu gibi, ard arda dizilen düşüncelerin hep belirli bir şekil ve istikamette gitmesi ve her zaman belirli sayıları kullanmak zorunda kalmak gibi bir şey. Elinde çok fazla 6 içeren taş varsa, o 6′yı elinden çıkarmak için ya sonu 6 ile biten taşı koyacaksın son hamlende, ya da karşındakini 6 koydurmaya çalışacaksın. Zaten karışık olan da burada başlıyor; karşındakini de kendi istediğin yönde hareket ettirme ihtiyacı…
Bu müthiş şarkı, bu anlamsız yazıya güzel uyuyor sanki… Matmos – Les Folies Françaises

March 17th, 2009

90 Dakika Üzerine

Kategorisi Diğer, Güncel, Spor Yazar: Barış

Kenan Onuk zamanın 90 Dakika’sıyla, onun ölümünün ardından izlediğim -4 seneye yakın bir süre oldu- 90 Dakika arasında büyük bir uçurum vur. İlk aklıma gelen fark, Onuk zamanındaki programın bir sinir harbine dönüşme gibi bir ritüeli yoktu. Oluyorsa da çok nadir ve -bunu söylediğime inanamıyorum- büyük ihtimalle haklı görülebilecek sebeplerden dolayı oluyordu. Sanırım Kenan Onuk’un kalitesi bunu yaratan faktörlerden biriydi. Onun ardından, programı adam gibi idare edebilen, Hıncal ve Haşmet’in altında ezilmeyen biri gelmedi. Fuat Akdağ alınmasın ama, bu program için konuşmak gerekirse, kendisi son derece sünepe bir şahsiyet gibi geliyor bana. Ne programın gidişatını, akışını ustaca idare edebiliyor, ne de sözü kesilmeden bir ya da iki cümle bitirebiliyor. Hıncal’ın coştuğu ve coşturduğu anlarda ise, olaya el atması ise bizim için tamamen hayal olmuş durumda. Tek dediği ‘eee, aslında reklam, eeeee, zamanı, eee, …” tarzı cümleler oluyor sanki.

Onuk sonrasındaki farklılıklardan bir diğeri de, adamların futbol konusundaki görüşlerinin çok daha az saygı duyulur bir kıvama gelişidir. Tamam, eskiden de öyle süper, derin taktiksel diyaloglar yaşadıkları yoktu ama bu tip diyaloglara girdiklerinde bile insana çok mantıksız gelebilecek görüşler bildirmiyorlardı. Ama asıl önemlisi, oyunun taktik boyutunun dışındaki mevzulara bakışları, diyalogların akışı insanın hoşuna gidiyordu. Oldukça keyifli geliyordu Haşmet’in karakartal hakkındaki yorumları… Ama bugün öyle mi? Sanmıyorum. Bir kere, Hıncal’ın yaptığı yorumlara Hıncal’ın kendisinin nasıl inanabildiğinden emin değilim bugün ben. Olaylara hep “ulan ben ne yapıp edip, durumu dünyanın en kötü, en aşağılık, en berbat ve cahilce şeyi olarak göstermeliyim” kasışıyla yaklaştığından mıdır, yoksa yaşından mıdır bilinmez; beş cümle ediyorsa, dördünde kimden veya neyden bahsediyorsa onu yerin dibine sokması, tutulur yerini bırakmaması artık insanda dinleme gücü bırakmaz oldu. Hele mevzu Galatasaray ise, Hıncal’ı ve onun nefretini durdurabilene aşkolsun. Ha, tabii şu da var. Galatasaray konusunda ne kadar nefret dolu ve kötümserliğin en yüksek noktalarında dolaşan cümleler kurmuş olursa olsun, alttan alttan takımın yaltakçılığını da en iyi şekilde ve en ucuz şekilde de yapabilmektedir. İşin kötü yanı ise, Hıncal’ın bu şovmenliğine kimsenin ses çıkarmaması, “bir dur orada Hıncal ağabey” diyememesidir. Tek istisna, sanırım Mehmet Demirkol idi. Onun da akıbetinin ne olduğunu herkes biliyor. Hıncal Şov yıllardır devam ederken, Haşmet de iyiden iyiye basiretsizleşen, Hıncallaşan biri oldu çıktı. Eğer çok alakasız bir şeyden bahsetmeyecek ise, diyeceği şeyin temelde Hıncal’ın dediği saçma sapan cümlelerin bakış açısından çok da kopuk olmadığı insanın canını iyiden iyiye sıkıyor. Bilmiyorum, eskiden program bir Hıncal time, bir de Haşmet time şeklinde gidiyordu ve her ikisinin odaklandığı ve anlattığı şeyler birbirinin karbon kopyası gibi durmuyordu. E, bir de derleyici, toparlayıcı ve Hıncal’ın sürekli takıldığı Kenan Onuk da vardı. Denge Politikası vardı sanki üçünün arasında, ama keyifli bir denge politikası.

Son birkaç yıldır, ne futbol muhabbetleri, ne futbol dışındaki geyikleri -ki çok azaldı bu- çekilebilir bir program olup çıkmıştır bu 90 Dakika. Haşmet’in ve Fuat’ın Hıncal karşısındaki sessizlikleri ve uyumu hiç mi hiç sarmıyor artık. Alemlerin en delikanlı adamlarından Cem Dizdar’ın da katıldığı Karşı Saha’ya akmak en mantıklısı. Ama o da iki haftadır yayınlanmıyor. Biz de Hıncal Şov’a bağlıyoruz mecburen. Neyse, İbo Şov bitmiş. Hıncal bitmesin, ama bir düzelsin, toparlansın artık.

guided by voices – blimps go 90

March 11th, 2009

Tune-up Utilities

Kategorisi Diğer, Yaşam Yazar: Barış


Bilgisayarlarda antin kuntin dertlere deva olması için kullandığımız bir yığın yazılım var. Yok antivirüsü, yok nerosu, yok soulseeki, yok mesanesi, derken sanal hayat ne kadar da kolaylaştı ya… Bazen insan vücudu ya da beyni için de böylesine programların bazıları olsa diye düşünürüm. Kurcaksın nortonu, mcafeeyi, grip falan olmayacaksın kolay kolay.

TuneUp Utilities diye harika bir program var bilgisayarlar için. Yüklüyorsun, bilgisayarındaki bütün yapısal sorunları hallediyor tek başına. Harddiskini birleştiriyor, registry temizliyor, backupları kontrol ediyor, vs… Antivirüs falan hikaye, aslında bunun insanlar için bir versiyonu olmalıydı. Bir basıcan, kafaya defrag çekicek, bi basıcan, bu ülkede yaşadığın, gördüğün gereksiz anılar gibi akıldaki gereksizlikleri, kayıtları, registry cleaner gibi temizleyip düzenleyecek. Gerçekten şahane olurdu. İlerde olur belki ya, kim bilir?

O değil de, bu Mourinho hıyarı gitmiş, yine “Sir”e ileri geri konuşmuş, sonra da sir emekli olduktan sonra united’de görev yapabileceğini ima etmiş. Ulan sana mı kaldı oralar? Ama olur da böyle bir şey gerçekleşirse, bir registry cleaner gerekecek biz unitedlilere; geçmişteki kıllıklarını unutmak için.

jamie lidell – another day.mp3
jamie lidell – multiply.mp3

March 10th, 2009

To do list

Kategorisi Diğer Yazar: Utku

Bir filmin, bir şarkının, bir hikayenin, vb.  keşfi ne kadar tekil ve kendine özgü bir duygu ise, bunları başkalaştırmadan, kenarını köşesini bükmeden, ucunu bucağını değiştirmeden yaşayabilmek de o kadar ferah ve serinletici bir histir bünyelerimiz için. Çoğu keşifler tesadüfi olsa da, bunların keşfedilme olasılığı sadece tesadüf ile açıklanamaz. Bunların her biri aslında kişinin kendisi için çizdiği yoldaki uğraklarıdır.

Hiç hazzetmediğim şeylerden biri, yıllardır orada duran bir filmin, bir şarkının, vb. “to do list” sığlığında tavsiye edilmesi, hatta tavsiyenin de üzerinde dikte ettirilmeye çalışılarak özünden koparılması ve bu yolla da eserin tüketilerek disipline edilmesi arayışlarıdır. Defalarca bu blog’da yerden yere vurduğum “kıymet bilmez” yeni neslin bu hazzetmediğim şeyi sürekli yaptığına tanık olmaktayım.

Bu çocuklara kalıpların dikte ettirilmiş olması, onlara kalıplara uymayan herşeyi terbiye etme, üzerinde yapay bir hakimiyet sağlama ve nihai olarak da kendi kafasındaki kalıba uydurarak içini boşaltmaya yöneltiyor maalesef. Bahsi geçen ritüel, eserlerin ezberlenerek hafızaya  depolanması, kendince hayatındaki önemli bir an ile ilişkilendirilerek sözde-kişiselleştirilmesi ve en nihayetinde kendisinden daha iyi bir anlamın çıkarılamayacağı kanısıyla tepeden bakan bir tavırla üçüncü kişilere dikte ettirilmesi ile gerçekleştirilir. İşin en sinir bozucu yanı da bu arkadaşların tüm bunları yaparken -yüksek sesle söylemeseler ya da inkar etseler de – entellektüel bir paylaşım yaptıklarını düşünmeleri ile kendi değerlerine değer katma, gereksiz ve temelsiz olan içi boş özgüvenlerini her seferinde yeniden tesis etme arayışlarıdır.

Zaten bir iki yazımla bu blog’un huysuz ihtiyarı olmuşum çıkmışım, şimdi bütün bunları neden yazıyorum diye kendime sordum ve cevabı yine kendim verdim. Tavsiye örtüsü altında şişirilmiş özgüven tazelemelerine karnım tok! İlk cümlede de belirttiğim gibi kenarını köşesini bükmeden, gereksiz anlamları eserlere eklemlemeden bunları okumak, izlemek ve dinlemek varken ucuz self-marketing’e ne gerek var? Bunları cafcaflı giysiler gibi üzerine giymeye çalışıp niye deforme ediyosun be güzel kardeşim?

March 9th, 2009

Yemek sevmek

Kategorisi Diğer, Yaşam Yazar: Barış

Yemekleri, değişik lezzetleri sevmek, gerçekten sevmek, sevebilmek harika bir duygu. Güzel bir pilav size sevgiliniz gibi trip atmaz. Ya lapa gibidir, ya tane tane, ya da biraz kuru. Lapaysa, kuruysa, gidip yoğurt, kalmış et-tavuk suyu vb. eklersin, yersin. Tane tane ise lafa gerek yok zaten. O öyle durur sadece. Sen kendi kafana göre takılırsın, nasıl hissediyorsan onu yaparsın ve kafan rahat olur sonuçta. Önünde gördüğü değişik malzemeler ile nasıl bir şey yapacağını düşünen insanın sorunu, sorunların en güzellerinden biridir. Kendiyle başbaşa kalmanın verdiği rahatlatlık, sonucunda lezzetli olmasının umulduğu yemeğin verdiği heyecan, pişirme-hazırlama sürecinde, bazen saatler sürse bile, insanın başka salak saçma şeyleri unutup sadece o yemeğe odaklanabilme gücü… Kıpkırmızı çeri dometesini bıçakla keserken çof diye patlayarak etrafa sıçraması, patatesleri ezerken ki “aman pütür kalmasın mükemmeliyetçiliği”,  enfes bir peynirin yanında yudumlanan kırmızı şarabın ağızda bıraktığı hafif tuzlu-mayhoş tat, güzel pişmiş bir levreği yerken gözlerin kocaman açılarak sadece o balığa ve kılçıklarına odaklanılması… Evde yemek pişirmek ve yemek, bence insanın kendi evi-mutfağı olması için yeterli nedenlerin en başlıcalarındandır. O evde dırdırı buzdolabındaki trakya eski kaşarı, ezine koyun peyniri yapmayacaktır.

Zoo Animal – The Kitchen

March 8th, 2009

Huh

Kategorisi Diğer Yazar: Barış

Boşluk içinde olmak hiç çekilemeyen bir şey. İnsanın içindeki şevk bir yerlere gidiyor, onu bulabilmek gittikçe zorlaşıyor. Şevkin gitmesi, insanın kendisini, o içinde bulunduğu durumdan çekip çıkarması için yeterli çaba göstermesini de zorlaştırabiliyor. İnsan içinde bir sis bulutu olduğunu görüyor ama o sis arkasına geçemiyor. Belki birçok şeyi hazır, hap halinde yutmalık elde ettiğimizden dolayı bu güçsüzlük daha da çok işliyor insanın içine. Mala bağlamışlığın ne olduğu bizzat yerinden öğreniliyor. Günler, haftalar, aylar bir kıvılcımı beklerken geçip gidiyor. Daha kötü olan ise, o geçen zamanların farkında olmak.

İnsan daha basit, daha aptal, daha az düşünen ve düşündüğünde daha direkt düşünebilen, çok fazla getirisi nedir-götürüsü ne olur hesabı yapmayan biri olduğunda daha çok mutlu olabiliyor. Çünkü yapması gereken şeyleri basitleşitirdiğinden ve sorgulamasını azalttığından dolayı mutlu olabildiği şeylerin hayatındaki diğer gelişmelere göre oranı oldukça fazlalaşıyor. Öte yandan bazı insanlar ilk izlenime göre değerlendirilse, sanki mutsuz olmak için yaşıyormuş gibi duruyor. Çok fazla sorgulamalar, çok fazla önemsemeler derken kafa allak bullak oluyor. Bir şeyleri dürtmeden rahat duramıyor kafa. Ee, insan da genelde kendini mutlu edebilen şeyleri değil de, diğer şeyleri dürter, eller, bu neymiş, bu neden böyleymiş diye eşeler durur günlük hayatını. Bu bana kalırsa fazla odaklanmadan kaynaklı, odaklanamama sorunu ile sonuçlanabiliyor. Hayatın birçok zaman berbat olduğu gerçeği yadsınamaz. Ama bana kalırsa, insan zekası, eğer topluma, ona, buna bir çeşit fayda sağlayamayacaksa, bir süre sonra bir miktar boşvermişliği hakeden bir şeydir. Çok az şeyin bile mükemmel olmasının imkansıza yakın olduğu bir durumda, insanı rahat, sakin ve “sadece belli bazı açılardan” mutlu kılabilmenin yolu bir şekilde dış faktörlerden uzaklaşıyor, kişinin kendi kendisine bakabilmesiyle orantılı hale geliyor. Kendine bakabilmesinden kastım, iyi beslenmesi, spor yapması falan değil. Kendini mutsuz, huzursuz yapan şeyleri iyi analiz edebilmesiyle alakalı. Bu analiz dahilinde dış faktörleri görmek en kolay şeydir. Zor olan kendi içini görebilmek sanırım.

Kendi içini, o içindeki sisin arkasını görebilmek, insanın hayatında en çok istediği şeylerden bile olabiliyor. Oldukça acı bir durumdur bu. Sadece ümit ederek geçiyor günler.

Not: Amma saçma bir yazı oldu ya...

Baby my head’s full of wishes
Baby my head’s full of pictures
Baby my head’s full of colors

G 500 – Pictures

March 7th, 2009

Losing Haringey

Kategorisi Müzik, Yaşam Yazar: Gökhan

The Clientele – Losing Haringey

“In those days, there was a kind of fever that pushed me out of the front door, into the pale, exhaust-fumed park by Broadwater Farm or the grubby road that eventually leads to Enfield: turkish supermarket after chicken restaurant after spare car part shop. Everything in my life felt like it was coming to a mysterious close: I could hardly walk to the end of a street without feeling there was no way to go except back. The dates I’d had that summer had come to nothing, my job was a dead end and the rent cheque was killing me a little more each month. It seemed unlikely that anything could hold much longer. The only question left to ask was what would happen after everything familiar collapsed, but for now the summer stretched between me and that moment. More

March 6th, 2009

Help me chill

Kategorisi Müzik Yazar: Gökhan

İşlerinizin arasında yığılmış kalmış, okumalarınızı yapmamış, ödevlerinize daha başlamamış, yanıbaşınızda yığılan dosyalara hala el atmamış, bekleyen telefonlara e-maillere cevap vermemiş, bugun teslim edilmesi gereken evrakları yetiştirememiş veyahut sıkıntıdan patlamak üzere, hava kapalı nefesiniz zar zor çıkıyor, balıklama dalınacak aktivitelerden uzak, arkadaşlarınız meşgul gibi tonlarca nedenden bir tanesiyle müzdarip iseniz; yani kısaca rahatlamaya ihtiyacınız varsa, size rahatlamanıza yardım edecek bir reçete yazıyorum.

helpmechill.com

Bir kaç haftadır evde ofiste bu radyoyu dinliyorum. Lastfm, myspace ve facebook sayfaları mevcut. Bu sitelerden de güncel konuları takip edebilir, ve hatta peçeteye parça isteği yazıp yollayabilirsiniz. Ayrica belli konulara yoğunlaşmış podcastler de mevcut (bknz: Meditation, Living a Chilled Life, ve Nutrition)