February 17th, 2008
Transmission
Dün !f İstanbul kapsamında Grant Gee'nin Joy Division belgeselinin galası vardı. Biletleri alırken film hakkında pek bir beklenti içine girmemiştim. Zaten bugüne kadar birçok film ile olsun, oradan buradan okuduklarımızla, dinlediklerimizle olsun, belli bir bilgi birikimimiz vardı Joy Division ve dönemine ait. Ancak insan ne kadar bilirse bilsin, onları yaşamadığı için her zaman bir merak ve ilgi içerisinde oluyor. Bugün bile güncelliğini yitirmemiş bir müzik ayrıca.
Filmde kullanılan arşiv görüntüleri, fotoğraflar, yazılar, vs. 24 Hour Party People ve Control gibi filmlerin zihinlerde bıraktıklarıyla nefis bir bütün sağlıyor. Fakat grup elemanlarının yaşadıkları şeyleri kendi ağızlarından oldukça doğal ve basit bir şekilde anlatmaları, Joy Division'a ve döneme ait yukarıda saydığım filmlerde yakalanması zor fikirler veriyor. Bunun yanında müthiş arşiv görüntüleri de olaya ayrı bir tat katıyor. Bazı konser görüntülerini görünce insanın içinde bir şeyler harekete geçiyor adeta. Düşünün, Control'deki, 24 Hour'deki canlandırmalarda bile insan ne kadar keyif alıyor, bu bulunması zor, orjinal görüntülerde insanın heyecanlanmaması elde değil.
Filmin ardından Peter Hook geldi salona. Kısa bir soru-cevap yapıldı. Bir iki absürd soru vardı fakat Peter Hook'un, film sırasında da bolca gördüğümüz dalgacı-alaycı tavrı insanı film sonrasında da keyiflendirdi. Film internet ortamlarına bir düşse ya da dvd'si falan çıksa da bir daha izlesek diyorum.
!f istanbul /joy division
January 4th, 2008
Şubat ayı ile birlikte başlayan, büyük ihtimalle mart ve nisan aylarında da devam edecek güzel konserler serisi beni zorunlu olarak bir "konser bütçesi" yapmaya itti. Gerçekten de bu konserleri kaçırmadan geçirmek istiyorum şu ayları. Genelde benim için ayrı yeri olabilecek birçok grubun, vesairenin konserine gitmemişimdir. Bütçeden kaynaklanmamıştı tabii bunların çoğu. Konsere bir, bilemedin iki gün kala üzerime çöken isteksizlik, nice isimleri kaçırmamla sonuçlanmıştır. Şimdi bunları burada saymama gerek yok. Bununla birlikte, yapacağım konser bütçesi, beni hiç yoktan erken bilet alıp, bir kenara koyma yoluna sürükleyeceğinden, önceki bad'lik amirliğine girmemi engelleyecek en garanti yol gibi duruyor. Bilen biliyordur, ama ne konserleri var diyen için tekrarlayayım; Brighton'lı süper insan Bonobo, 1 ve 2 şubat tarihlerinde Babylon'da (çok büyük bir ihtimalle full live band olarak) karşımızda olacak. Arkasından, 8 Şubat tarihinde Londra'lı Tunng yine Babylon sahnesine çıkan gruplardan birisi olacak. Henüz Babylon'un sitesinde gözükmese de, 14 Şubat gecesi, insanlar sevgililer gününü kutlarken, İsveç'ten babam çıksa yerim insanlarının arasında sevgili Jens Lekman'ı izleyebileceğiz. Bir sonraki aya geçtiğimizde de, Caribou ağır topu bizleri bekliyor gibi duruyor.

Evet, konserler gerçekten de şahane duruyor. En azından, içinde bulunulan gecelerin keyifli geçeceğini umuyorum. Bu saydığım konserler üzerine en çok geyiğin döndüğü sanal ortam sanırım Last.fm'dir. Last.fm'deki konser geyikleri insanı birçok zaman sinirden güldürebiliyor. Her halta "efsane!", "hayatım boyunca beklediğim an! (ulan yaşın kaç demezler mi sana)", "inanmıyorum!! biri şaka olduğunu söylesin" gibi yorumlar yapan bu yavru ayılar ne zaman adam olur bilinmez ama hani eşşeklik edip insanın gözü o konser sayfalarının shoutbox'larına kaydığında her seferinde bu amelasyon insan güruhu nereye kanalize edilebilir acaba diye soruyor insan kendisine. Hani yıllar önce bir trip vardı (halen de vardır ama en efsane ve yoğun olduğu yıllar geride kaldı sanırım); plajlarda, özellikle yazlık site plajlarında dönen "Tolga (ya da Berkecan), baba naber ya? Akşam halikarnasa mı akıyoruz?" geyiklerin evrim geçirmiş halini artık sanırım bu insanlar temsil ediyor. Yahu sadece Tunng geliyor, Nouvelle Vague geliyor, o veya bu geliyor! Neresi efsane? Ha, dersen ki "Nouvelle Vague'deki kızlara hasta oluyorum, dudakları efsane, poposu efsane", o zaman anlarım seni. Ama bir noktadan sonra da bayıyorsunuz. Şu topraklara Radiohead dışında gelecek hiç bir şey efsane olmayacaktır illa bir şeyleri efsane yapacaksak.
bonobo - between the lines.mp3
June 22nd, 2007

Konser öncesinde "it's gonna be legen…" diyordum, mix master mike'yi beklerken "..wait for it…", konser sonrasında da gönül rahatlığıyla "…dary" diyebildim. Uncle Barney olsa, sanırım o da aynı şeyi söylerdi. Aylardır beklediğim ama yine aylardır bileti alma konusunda çok düşük bir isteklilik gösterdiğim Beastie Boys konseri hakkında gecikmiş de olsa, bir şeyler yazmamamın fena olmayacağını düşündüm.
Konsere günler kala elimde bilet olmamasının ötesinde, kendimde bilet almak için yeterli istek ve iradeyi bulamamıştım. Neyse ki çeşitli çabaların ardından vizeyi elime geçirebildikten ve konser için uygun organizasyonu yoğun bir telefon trafiğiyle sağladıkdıktan sonra Park Orman'a doğru yola koyulduk. Sıcaklık mükemmel, gökyüzü apaçık, yıldızlar üzerimizde iken, artık diğer yıldızların sahneye çıkmasını beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yoktu. Arada sahte bir 20'liği bira gişesine kakalamak gibi bir derdim vardı, sağolsun Kerem bu noktada devreye girdi. Aslında Park Orman'a girerken, sahte paradan daha önemli bir sorunumuz vardı. Kerem'in fotoğraf makinasını içeri sokmamız gerekiyordu. Makina amatör olmadığı için biraz sorun yaşasak da, görevli kıza durumu anlatırken yaptığımız laf cambazlığı ve kızın dünya iyisi ve güzeli olması sorunu aşmamıza yetti.
Saat 10'u geçtikten sonra artık MixMaster'in introsunu beklemeye başladım. Beklentimin aksine, grup hep birlikte sahneye çıktı ve lak diye girdile. Çok da güzel oldu hani. Grubun yeni albümü olan Mix-Up için Fredo(Alfredo Ortiz) ve Money Mark (Mark Ramos Nishita) da perküsyon ve klavyede önemli katkı yaptıkları için onları da sahnede görmek oldukça sevindiriciydi. Bu arada belirtmeliyim ki Mix-Up albümü gerçekten mükemmel bir albüm olmuş. Konserde de tabii ki bu yeni şarkılardan aralara sıkıştırdılar. Aralara sıkıştırdılar diyorum çünkü kesinlike albüm tanıtım konseri şeklinde anılabilmesi mümkün değil. Bir çok ağır topun yanında, yanlış hatırlamıyorsam, sadece 5-6 tane yeni şarkı çalmışladır ki hazırladıkları setlistin de mükemmeliğinden ötürü yeni albümün ensturmantal şarkıları hiç bir şekilde havayı bozmadı. Performanslarının ilk yarısı bu eski-yeni karışımıyla geçtikten sonra Adrock klasik "ilk defa istanbuldayız, çok güzel bir hava" vs tribi çektiği sözlerini "madem ilk defa geldik, hadi o zaman neyimiz var neyimiz yoksa hepsini dökelim" şeklinde bitirince içimden bir "işte bu" çektim. O andan itibaren çaldıkları parçalar ve enerjileriyle bu konseri bence Türkiyede verilmiş en iyi bir kaç konserden biri yaptılar. Açıkta hiç bir şey bırakmadılar. Gerçekten neleri varsa yoksa ortaya atmışlardı. Brass Monkey sırasında bir çok kişi kendinden geçmişti.
Tek bir bis yaptılar. Birilerinin hoşuna gitmemiştir. Onlar adamların kaç tane şarkı çaldığını ya da ne çaldığını umursamamıştır. Zannetmiyorum doyamayan çıktığını. Bis'e ilk başta MixMaster Mike çıktı. İnanılmaz bir intro mu desem yoksa tek başına bir şov mu desem bilemedim, ama Intergallactic'e geçişini hayatım boyunca unutamam. Tripple trouble'a yaptığı geçiş de inanılmazdı, hakkını yemeyelim. Son şarkılarını George W. Bush'a armağan etmeleri de ayrı bir güzellikti. Çünkü şarkı Sabotage idi. Sabatoge'in ardından başka ne istenebilirdi ki?
Benim için tek kelimeyle efsanevi bir konserdi. Ses kısıktı belki. Bir çok kişi şikayet etmekte haklı ancak dinlemeyi çok isteyen sahneye yaklaşabilirdi. Ben de öyle yapmıştım. O yüzden en ufak bir sorun çekmedim. Enstrumantal açıdan ne kadar iyi olduklarını gösterirken, canlı performanslarıyla dünyadaki en eğlenceli topluluklardan biri oldukları gerçeğini hepimizi iliklerine işledi bu adamlar. Ertesi sabah 10'da bütünlemem vardı ama çok yorulmuştum ve aldığım alkolün etkisiyle kafam da fena değildi. Hiç de çalışmamıştım. Ama ne önemi var? Beastie Boys benim şehrime gelmişti, kaçıramazdım. Mike D, AdRock, MCA, MixMaster Mike, Money Mark ve Fredo… Hepsine teşekkür ediyorum.
O anın heyecenı çalan şarkıların tamamını aklımda tutmama engel olsa da Last.fm'deki bir günlük/güncede karşılaştığım setlisti sizlere de aktarayım:
Gratitude
Tough Guy
B For My Name
Live at PJ's
Root Down
Super Disco Breakin'
Sure Shot
Remote Control
Egg Raid
The Gala Event
Flute Loop
Pass The Mic
Brass Monkey
Triple Trouble
Shambala
Lighten Up
14th Street Break
Heart Attack Man
The Maestro
Body Movin
Check It Out
No Sleep Till Brooklyn
3 MC's and 1 DJ
So What'cha Want
Intergalactic
Time For Living
Sabotage
Not: Fotoğraflar için büyük fotoğrafçı Kerem'e (@ flickr) ve Pentax K10'a teşekkür ederiz :] Elimizde daha çok resim var, ilgilenenler irtibata geçebilir.
May 7th, 2007

Tartışmasız, güncel sanatın en önemli ve büyüyen alanlarından biri olan dijital sanatı insanlara sunmak ve desteklemek üzere gerçekleşen 115DigitalArtGallery'nin ilk etkinliği Art:PartTwo geçtiğimiz günlerde Bükreş'te başladı.Kendileri, amaçlarını dünyanın dört bir yanından yeni yetenekler keşfetmek ve yarının klasiklerini bulmak olarak tanımlamışlar. Belirli bir teması olmayan bu etkinlikte 34 farklı ülkeden, 91 sanatçının toplamda 115 çalışması sergilenmekte. Ne güzeldir ki, bu 115 eser arasında benim de BloodySun adlı çalışmam sergilenmeye layık görülmüştü. Bükreş'e gidemediğim için galerinin ve diğer çalışmaların nasıl olduğunu merak ediyordum ve sonunda galerinin fotoğraflarını internete yükledikleri için neyin nasıl olduğunu görebildim. Gayet şık ve sevimli gözüküyor. Şimdi geriye Art:PartTwo katalogunu edinmek kaldı. Daha fazla bilgi 115.ro sitesinde.

bloodysun
115 @ flickr