Archive for the Müzik category

April 2nd, 2008

The Cave Singers

Kategorisi Müzik Yazar: Gökhan

cave singers

Görsel: Jonny Leather

“Here is the mystery of Seattle’s Cave Singers: They never listened to much folk music, they never intended to play folk music, and more importantly, their guitarist never picked up the instrument until recently. Yet, this strange trio is writing and performing some of the most hypnotizing folk music we have today.” Matador Records

İlk videolarini Mike Ott cekiyor. Invitation Songs albumunden Dancing on our graves
YouTube Preview Image

Ayrica;

The Cave Singers – Seeds Of Night

February 17th, 2008

Joy Division Belgeseli

Kategorisi Etkinlik, Güncel, Müzik, Sinema Yazar: Barış

Transmission

Dün !f İstanbul kapsamında Grant Gee'nin Joy Division belgeselinin galası vardı. Biletleri alırken film hakkında pek bir beklenti içine girmemiştim. Zaten bugüne kadar birçok film ile olsun, oradan buradan okuduklarımızla, dinlediklerimizle olsun, belli bir bilgi birikimimiz vardı Joy Division ve dönemine ait. Ancak insan ne kadar bilirse bilsin, onları yaşamadığı için her zaman bir merak ve ilgi içerisinde oluyor. Bugün bile güncelliğini yitirmemiş bir müzik ayrıca.

Filmde kullanılan arşiv görüntüleri, fotoğraflar, yazılar, vs. 24 Hour Party People ve Control gibi filmlerin zihinlerde bıraktıklarıyla nefis bir bütün sağlıyor. Fakat grup elemanlarının yaşadıkları şeyleri kendi ağızlarından oldukça doğal ve basit bir şekilde anlatmaları, Joy Division'a ve döneme ait yukarıda saydığım filmlerde yakalanması zor fikirler veriyor. Bunun yanında müthiş arşiv görüntüleri de olaya ayrı bir tat katıyor. Bazı konser görüntülerini görünce insanın içinde bir şeyler harekete geçiyor adeta. Düşünün, Control'deki, 24 Hour'deki canlandırmalarda bile insan ne kadar keyif alıyor, bu bulunması zor, orjinal görüntülerde insanın heyecanlanmaması elde değil. 

Filmin ardından Peter Hook geldi salona. Kısa bir soru-cevap yapıldı. Bir iki absürd soru vardı fakat Peter Hook'un, film sırasında da bolca gördüğümüz dalgacı-alaycı tavrı insanı film sonrasında da keyiflendirdi. Film internet ortamlarına bir düşse ya da dvd'si falan çıksa da bir daha izlesek diyorum.

!f istanbul /joy division

February 16th, 2008

Thom NPR’ye konuk olursa

Kategorisi Güncel, Müzik Yazar: Barış

NPR (National Public Radio) bizdeki Açık Radyo gibi bir şey. Bağımsız takılan, konuşmalar, haberler ve tabii ki müzik ile ilgili şeyler yayınlayan bir radyo. İki gün önce Thom Yorke'nin evinden telefonla katılarak bir nevi konuk dj'lik yaptığı bir program vardı… Bu programın bu kadar eğlenceli olacağını tahmin etmezdim. Programdaki esas dj ile Thom Yorke arasında geçen soru-cevap şeklindeki diyalog fazlasıyla içten ve doğaldı. Son zamanlarda neler dinlediğinden, kimleri beğendiğinden, müziği oluştururkenki yaklaşım ve yöntemlerinden bahsederken insan birçoklarının bu adamı ilahlaştırmasının neden salakça olduğunu birkez daha anlayabiliyor. Çok iyi bir müzisyen ama bizim gibi biri işte. Olması gerektiği gibi… Thom son zamanlarda dinlediği ve ilgilendiği grupları, müzikleri evinin yakınlarındaki dükkanlarda pek bulamadığından download'a yüklendiğinden bahsediyor. Genellikle boomkat ve bleep gibi sitelere bakıyormuş… Çok tanıdık geliyor.

Ardından program sunucusu sıradaki şarkı için Thom'a yöneldiğinde de sanki evde çekme kaset yaptıklarını sanabilir insan. Hangi şarkıyı çaldıracağından emin olamadın mı Thom? Senin için albümdeki şarkıları teker teker çalıp geçeriz, sen dur dersin bize.

Bu programın tekrarını dinlemek isteyenler için;
npr + thom

npr.org
boomkat.com
bleep.com

February 14th, 2008

Idol gideni aratır mı?

Kategorisi Güncel, Müzik Yazar: Barış

American Idol'ı seviyorum. Bizdeki Popstar ekolünün paçozluğunun bilinçlerimize yaptığı etki bu yarışmalardan adam çıkmaz, izleyen de adam olmaz tarzında oluyor hep. Fakat bu popstarların kralı olan American Idol başka bir şey. Gerçekten aslanlar gibi şarkı söylüyorlar, hatta seçtikleri şarkıların da bayağı bir kısmı "iyi müzik" olarak nitelendirelecek cinsten şarkılar. Adamlar showbiz denilen şeyi de çok iyi bilmelerinden ötürü eğlenceli bir program oluyor bu American Idol'lar. Yeni yayınlanan bölümünde son 24 yarışmacı da belli oldu. Süper sese sahip 6-7 kişi var ki, corporate music ortamlarına hiç sokmadan alıp soul, funk ya da motown ekolünden çalıştırdın mı nefis şeyler ortaya çıkabilir. Bunların arasında 1-2 tane kız kulağa hitap ederken, bizim gözlerimizi de unutmuyor. Ancak son 24'e giremeyen biri var ki, bence çok yazık ettiler güzelim kıza. Ses ve görüntü on numaraydı. Allah sahibine bağışlasın, yeni idol bu kızı aratmasın diyelim.
idol
Not: American Idol haftasonlarında e2'de yayınlanmakta. 

February 12th, 2008

Bottomless Pit

Kategorisi Müzik Yazar: Barış

bottomlesspitSilkworm davulcusu Michael Dahlquist'in 2005 yılında oldukça trajedik ölümünün (intihar etmeyi kafasına koymuş biri arabasıyla hız yaparken, Dahlquist ve iki arkadaşının da içinde bulunduğu, kırmızı ışıkta beklemekte olan arabaya çarpar ve 3 arkadaş* da orada ölür.) ardından 18 yıla 10 albüm sığdırmış Silkworm'un hayatı da sona ermişti. Aradan bir seneden fazla bir süre geçtikten sonra eski grup elemanlarından Tim Midgett ve Andy Cohen yollarına yepyeni bir grup kurarak devam etme kararı almıştı:Bottomless Pit. Diğer eleman Matt Kadane'nin zaten the New Year adlı grubu vardı. Kadane kardeşlerin the New Year ile oluşturdukları müzik Bedhead döneminde yaptıklarından çok farklı değil, hatta daha olgun ve tatmin edici denilebilir. Benzer bir durum da Silkworm-Bottomless Pit geçişinde bekleniyordu. İlk albüm Hammer of the Gods aylar önce çıkmış olsa da ben albümden ne aldığımı daha yeni anlamaya başladım. Bazı şarkılar bariz bir şekilde Silkworm tınılarına sahip olsa da, Bottomless Pit şarkılarının melodi ve şarkı sözleri açısından insan kalbine daha çok dokunduğunu söyleyebilirim. Zaten Dahlquist'in ölümünün albüm üzerindeki yansıması albümü dinlerken baştan sona belli oluyor. Leave the Light On, Human Out of Me ve the Cardinal Movements tekrar tekrar dinlenecek şarkılardan. Bu şarkılar benim çok sevdiğim türden melodilere sahipler. The New Year, American Analog Set, Chris Brokaw ve bazı Touch & Go gruplarının gitar riffleri, davulları beni diğer müziklerden çok daha farklı bir şekilde etkiliyor. Bottomless Pit'in de bazı şarkılarında aynı hissi yakalar gibi oldum. Leave the Light On şarkısının içindeki "leave the light on…" sözlerinin ilk başladığı bölüme takıldım bir süredir. Bu olayı da İngilizlerden göremiyorsun işte. English Man in New York, American Guy in London olabiliyor ama bir yere kadar olabiliyor.

Mutlaka dinlenmesi gerek diye düşünüyorum;

bottomless pit – human out of me.mp3
bottomless pit – leave the light on.mp3

bottomless pit.us
*3 friends dougjohnmichael.com
February 5th, 2008

Civil Twilight – Human

Kategorisi Güncel, Müzik Yazar: Barış

house
civil twilight – human.mp3
90'lı yılların sonlarında Cape Town'da kurulmuş, daha sonra grup elemanlarının burada yapacak daha başka bir şey kalmadı diyerekten Amerika'ya göçmesiyle kariyerine biraz heyecan getirmiş Civil Twilight. Çok fazla bilindikleri yok. Fakat belki bir süreliğine adları biraz daha fazla duyulabilir. Dün geceki Super Bowl sonrasında yayınlanan House M.D'nin Frozen adlı bölümünün en içe dokunan anında dinledik bu grubun Human isimli şarkısını. Benim gibi sanırım birçok kişinin de hoşuna gitmiştir şarkı. Nedir, ne değildir diye dinledim bu şarkının adını verdiği albümü. Beni etkileyen, bana farklı gelen bir şeye rastlamadım. Belki Human şarkısı da o kadar etkileyici değildi. İşin sırrı şarkıyı dizinin çok iyi bir anına koymalarında saklıydı belki de. Bilemiyorum. Bildiğim bir şey var, o da House dizisinin ve tabii ki Hugh Laurie'nin 2 ay aradan sonra tekrar karşıma gelmesine olan sevincimdir. Hugh Laurie gibi bir oyuncuyu izlemek çok farklı bir keyif doğrusu.

Human albümünün tamamını buradan da dinleyebilirsiniz: link

civil twilight band.com
fox.com/house

February 3rd, 2008

Ah be abi!

Kategorisi Müzik Yazar: Barış

Bunu çevremdeki insanlara söylüyorum. Sizlere dedim gelin şu Bonobo konserine diye. Ben sizin adınıza üzüldüm valla konser sırasında. Nefisti. Gerçi Simon efendi bir dahaki seferde görüşmek üzere dedi. Hadi bakalım.

Bu arada, bu babylon gerçekten de bazı konserlerde çok ufak kalıyor artık. Dans edeyim diyorsun, sağdaki soldaki kıllı, süpürge saçlı tipler ile arandaki kısa mesafe zaman zaman çok tat kaçırıyor.

Son olarak bu soğukta o kısa mı kısa mini etekleri giymiş kızlara selam ederim. Çocuksuz, nüfus artış hızı daha düşük bir gelecek için çalıştığınızı biliyorum. 

buradan yak 

January 31st, 2008

Genre üzerine kısa bir deneme

Kategorisi Diğer, Müzik Yazar: Barış

Müzik türleri (genre) kadar berbat bir şey yoktur. İnsan kimi zaman onları kullanmadan belli bir konuda, müzik ile ilgili bir şeyi tarif edemez. Kimi zaman da o çeşit çeşit, daha doğrusu artık bir çeşitlik belirtisinden çıkıp, daha çok olmayan ya da yapay olan farklılığını gösterme çabasıyla iç içe geçmiş, saçma olduğu kadar yapışkan ve insanın etrafını da saran tür isimleriyle hiçbir şeyi ve şeyini tarif etmek istemez. Anlık, saniyelik bir düşünceyle, şimşek çakması gibi gelen, "hiçbir şey bu kadar zor olmamalı" diye kendi kendini ve o anki durumu sorgulayan insan, genellikle konu hakkında görece* az bilgiye sahip ama şekil ve mimikler bakımından hiç de öyle durmayan, durmamaya çalışan, kendini biraz kasan bir kişi ile arasındaki anlamsız ve bir yere varmayacak olan o müzik muhabbetinden bir an önce çıkmak ister. Daha sonra aklına tekrar gelirse de, "nereden çıktı bütün bu genre saçmalıkları?" diye sorabilir kendisine.

Müzik içerisindeki genre, basit anlamıyla farklı müzik yapıtları topluluğu arasında birbirleriyle ortaklıkları olanları bir araya sokan bir kavram,bir kategorize etme aracı olarak gözükse de, Fabian Holt Genre in Popular Music adlı kitabında bu kavramı birçok farklı üretim, devinim ve anlam kalıplarının oluşturduğu kültürel bir ağın içindeki sınıflandırma diye açıklar. Böylelikle de müzik türlerinin basit anlamıyla yalnızca müziğin kendisi içerisinde türlere ayrılmasından ziyade, zaman, mekan, ve bazı başka şeylerin ortaklıkları üzerinden bütünleşmiş insan topluluklarından her birinin zihinsel ve yapısal olarak ortaya çıkardığı bir algı ile de ilintili olduğu sonucuna varabiliriz. Genre üzerine daha kapsayıcı tartışmalara, genre denilen şey tamamen ticari ve pazarlama ile ilgili bir kavramdır gibi düşüncelerin içerisine şu an girmek amacında değilim. Holt'un dediklerinden yola çıktığımızda, dinlediği şeyleri sürekli olarak belli bir etiketin altına sokma çabasındaki insanların benzer noktalarını görmek çok da zor olmuyor. Hem kendi algısı, hem de kendi kalitesinin bir yansıması olarak karşısından beklediği algılayış biçiminin oluşması için insanların imdadına yetişen genre (ve özellikle sub-genre) denilen şey aynı kişiler tarafından bir yaşam standartı olarak bile algılanıyor diyebilirim. İnsan kelimelerle, cümlelerle ifade edemediği şeyleri ifade edebilmek için kimi zaman resim çizer, illüstrasyon vb. yapar. Bazı insanlar da tamamiyle bir "açık kapatma" aracı olarak, hakkında bilmediği, tarif edemediği müzikleri birilerine anlatma yolu olarak genre'lerin arkasın sığınır. Ama sihirli bir şeydir bu genre. Müzikten ne anladığından çok, o müziği hangi genre içerisine ne kadar doğru sokabildiğindir önemli olan. Beceridir bir anlamda… farklı bir beceri. Prim yapması acı olan bir beceri.

* Tabii burada belirtmeliyim ki o görece az bilgiye sahip insanın göreceliği sadece karşısındakinin bilgisi ile ilgili değildir. Hatta esas olan, aslı ve aslından farklı olmaya çalıştığı duruşu arasındaki göreceliktir. Yoksa kimse herşeyi bilmek, bir takım şeyleri de çok bilmek zorunda değildir.

January 18th, 2008

Kalplere Vur Bir Zımba

Kategorisi Müzik Yazar: Barış
YouTube Preview Image
January 13th, 2008

Videotape gıcırtısı

Kategorisi Müzik Yazar: Barış

gıcı
In Rainbows albümünü duyurdukları zaman buraya yazdığım yazıda, albümün şarkı listesini de eklemiştim yazıya. Youtube'den, oradan buradan, bir şekilde merak edip bakmayanlar için de iki şarkının yanına, o şarkıların Thom Yorke tarafından From the Basement albümü/programı için çaldığı solo piyano versiyonlarının linklerini iliştirmiştim. Bunlardan biri Down is the New Up, diğeri de Videotape idi. İkisinin de mükemmel şarkılar olduğu, albümün üzerinden 3 ay geçmesiyle birlikte daha da fazla kabul gören bir görüş olsa gerek. İşte o video linklerinden, Videotape'ninkinde Thom'un sesinin ve piyanosunun güzelliğinin yanında benim en çok dikkatimi çeken (Thom'u görüntüleyen kişinin de dikkatini çok güzel bir şekilde çekmiş olsa gerek), şarkının sonlarına doğru bastıran bir gıcı gıcı gıcı gıcı sesiydi. Bu ses çok basit bir şekilde, ayakkabının kauçuğundan çıkan sesti. Thom'un ayağıyla tuttuğu tempo, kayıtta o kadar belirginleşmeye başlamıştı ki, kamera da o ayakkabıya odaklanmadan duramamıştı. Şarkıya tat katan çok güzel bir detaydı. From the Basement'ten önce Videotape'yi hiç dinlememiştim. Ama Thom'un şarkıya ayağıyla tuttuğu tempo, açık bir şekilde şarkının geleceğine de bir şekilde ışık tutmaktaydı. Daha sonra şarkının biraz daha eski ama albüm versiyonuna daha yakın olan konser versiyonlarını Youtube'den izlediğimi hatırlıyorum. O videolarda en dikkat çeken şey, Jonny'nin yaptığı gitar ataklarıydı. Evet, şarkının o döneminde Jonny gitarda, Ed ise ritim-beat ayarlarıyla yere çömelmiş moddaymış. Şarkının nasıl bir evrim geçirdiği, şarkıya ait 3 farklı video ile çok güzel ortaya çıkıyor. En temel halini Thom'un solo çaldığı hali olarak ele alacak olursak, grubun 2006'daki turnesi boyunca üzerinde uğraştığı hali gelişme ve en son Scotch Mist webcast'inde gördüğümüz/dinlediğimiz videotape de sonuç oluyor haliyle.

Thom geçenlerde yapılan bir röportajda, Videotape'ten bugüne kadar yaptıkları en iyi şey olarak bahsetmiş. Akıllara hemen Hail to the Thief aylarındaki "There There yaptığımız en iyi şarkı" lafı geliyor. Thom, goygoy yapma diyesi gelmiştir bir çok insanın. There There çok güzel bir şarkı olsa da, albümün geneline karşı olan soğuktan dolayı biraz güme gitti desem yalan olmaz sanırım. Ama In Rainbows'ta durum biraz farklı gibi duruyor. Hem bu sefer insan, söz konusu şarkı Videotape olunca, şöyle bir durup, yakasını ilikledikten sonra, varsa söyleyeceği bir şey, öyle söylüyor.

Unutmadan şunu da belirteyim; Videotape'nin bu gıcı gıcı'lı From the Basement versiyonu, son dönemin en büyük hitlerinden Jigsaw Falling Into Place'nin single baskısında B-side formunda sunuldu. Gıcı gıcı, yine çok net duyuluyor. 

videotape – from the basement
videotape – bonnaroo 2006
videotape – scotch mist

from the basement.tv
radiohead.com

January 11th, 2008

Turkish Delights

Kategorisi Müzik Yazar: Gökhan

Turkish Delights Ne zamandır aklımdaydı, sonunda bir yerden başlıyoruz. Özellikle bu başlığın Barış'a gaz vereceğini umuyorum. Çünkü asıl hazine onda. Turkish beat dosyası açılıyor.

Gökhan Aya tarafından derlenen bu çalışma Hollanda ve Amerika'da yayınlanmış. 1965-1971 yılları arasındaki kaydı yapılan Turkish Beat türünün en iyi parçalarıdan seçilen bu albümde; Mavi Işıkların, "The great airplane strike of 1967" parçası ingilizce dahi konuşmayan bir toplumda Paul Revere & The Raiders cover'ı yapıldığını göstermiş, Moğollar, Erkin Koray ve Cem Karaca gibi seslerin özgün "beat" müziklerini dinleyiciyle buluşturmuştur. Turkish Delights, 26 Ultrarities from Beyond the Sea of Marmara, Beat, Psych & Garage içeriside toplam 26 parça var. Albume ulaşmak için bu adresten sipariş vermeniz gerekiyor. Fakat an itibariyle stoklarda gözükmüyor. Arada bakmakta fayda var. 

Neşenizi kaybetmemeniz dileğiyle. Işıkla kalın.

Moğollar – Eastern Love
Bunalımlar – Taş var köpek yok
Erkin Koray – Sana birşeyler olmuş

January 8th, 2008

Dead Meadow – What Needs Must Be

Kategorisi Müzik Yazar: Barış

band
Dead Meadow ve 10'uncu senelerinde yayınlayacakları Old Growth albümünden nefis bir şarkı;
dead meadow – what needs must be.mp3
Umarım albüm de bu şarkı kadar iyi olur. Kendilerinin sağlam bir takipçisi olan Malkmus'un da yeni albümü gelirken, Matador Records 2008'de bizi oldukça sevindirecek gibi duruyor.

dead meadow.com
stephen malkmus.com
matador records.com

January 4th, 2008

Şubat ayı ve yavru ayıları

Kategorisi Etkinlik, Haber, Müzik Yazar: Barış

bonoboŞubat ayı ile birlikte başlayan, büyük ihtimalle mart ve nisan aylarında da devam edecek güzel konserler serisi beni zorunlu olarak bir "konser bütçesi" yapmaya itti. Gerçekten de bu konserleri kaçırmadan geçirmek istiyorum şu ayları. Genelde benim için ayrı yeri olabilecek birçok grubun, vesairenin konserine gitmemişimdir. Bütçeden kaynaklanmamıştı tabii bunların çoğu. Konsere bir, bilemedin iki gün kala üzerime çöken isteksizlik, nice isimleri kaçırmamla sonuçlanmıştır. Şimdi bunları burada saymama gerek yok. Bununla birlikte, yapacağım konser bütçesi, beni hiç yoktan erken bilet alıp, bir kenara koyma yoluna sürükleyeceğinden, önceki bad'lik amirliğine girmemi engelleyecek en garanti yol gibi duruyor. Bilen biliyordur, ama ne konserleri var diyen için tekrarlayayım; Brighton'lı süper insan Bonobo, 1 ve 2 şubat tarihlerinde Babylon'da (çok büyük bir ihtimalle full live band olarak) karşımızda olacak. Arkasından, 8 Şubat tarihinde Londra'lı Tunng yine Babylon sahnesine çıkan gruplardan birisi olacak. Henüz Babylon'un sitesinde gözükmese de, 14 Şubat gecesi, insanlar sevgililer gününü kutlarken, İsveç'ten babam çıksa yerim insanlarının arasında sevgili Jens Lekman'ı izleyebileceğiz. Bir sonraki aya geçtiğimizde de, Caribou ağır topu bizleri bekliyor gibi duruyor.
jens lekman
Evet, konserler gerçekten de şahane duruyor. En azından, içinde bulunulan gecelerin keyifli geçeceğini umuyorum. Bu saydığım konserler üzerine en çok geyiğin döndüğü sanal ortam sanırım Last.fm'dir. Last.fm'deki konser geyikleri insanı birçok zaman sinirden güldürebiliyor. Her halta "efsane!", "hayatım boyunca beklediğim an! (ulan yaşın kaç demezler mi sana)", "inanmıyorum!! biri şaka olduğunu söylesin" gibi yorumlar yapan bu yavru ayılar ne zaman adam olur bilinmez ama hani eşşeklik edip insanın gözü o konser sayfalarının shoutbox'larına kaydığında her seferinde bu amelasyon insan güruhu nereye kanalize edilebilir acaba diye soruyor insan kendisine. Hani yıllar önce bir trip vardı (halen de vardır ama en efsane ve yoğun olduğu yıllar geride kaldı sanırım); plajlarda, özellikle yazlık site plajlarında dönen "Tolga (ya da Berkecan), baba naber ya? Akşam halikarnasa mı akıyoruz?" geyiklerin evrim geçirmiş halini artık sanırım bu insanlar temsil ediyor. Yahu sadece Tunng geliyor, Nouvelle Vague geliyor, o veya bu geliyor! Neresi efsane? Ha, dersen ki "Nouvelle Vague'deki kızlara hasta oluyorum, dudakları efsane, poposu efsane", o zaman anlarım seni. Ama bir noktadan sonra da bayıyorsunuz. Şu topraklara Radiohead dışında gelecek hiç bir şey efsane olmayacaktır illa bir şeyleri efsane yapacaksak.

bonobo – between the lines.mp3

last.fm
bonobomusic.com
tunng.co.uk
jens lekman.com
caribou.fm
babylon.com.tr
January 2nd, 2008

Scotch_mist

Kategorisi Müzik Yazar: Barış

Scotch_mist 1
"Yılbaşında evdeyim diyorsan, Radiohead webcast!" diye söylüyordum insanlara birkaç gündür. In Rainbows albümünün dijital de olsa dünyaya sunulmasının ardından, bu durumu bir şekilde kutlama amacıyla bizlerin karşısına, monitörlerimizin arkasına geçmişti Radiohead. Kid A/Amnesiac döneminden beri webcamlerinin karşısına geçip, bir şeyler çalıp, hiçbir şey olmamış gibi devam eden Radiohead, sanırım In Rainbows şerefine verdikleri o webcast ile birçok kişiyi hiç olmadığı kadar etkilemiştir. Björk, New Order ve the Smiths'ten 3 şarkı da çaldıkları webcast'in görüntülerini youtube'de bulmak pek de zor değil. Fakat, grup 1 hafta kadar önce ikinci bir webcast'in yolda olduğunu duyurmuştu. Birincisiyle aynı mantığa sahip bu webcast ise, In Rainbows albümünün elle tutulur, çantalarımızın gözüne atılır, can sıkıntısından kapağının içinin karıştırılır versiyonunun müzik marketlerde yer almaya başlaması şerefine yılbaşı gecesi tüm dünyaya sunuldu. Canlı canlı izleyemedim ama eve gelince ilk işim tabii ki kendi kendime "acaba nasıldı?" sorusunu sormakla birlikte, webcast'in yayıncısı current.com'a girmek oldu. 2 kere izledikten sonra diyebilirim ki, In Rainbows albümü, hiç bir abartının yanına yaklaşmadan, Radiohead'in en güzel albümlerinden biridir. Ön yargılar, özellikle yılların Radiohead dinleyen insanlarından geldiğinde oldukça güçlü oluyor. Bir de, Hail to the Thief gibi oldukça zor (ya da zorlayıcı-doğru sıfatı bulamadım) bir albümden sonra birçoklarında oluşan hayal kırıklığı ve gruba karşı olan umursamazlık, In Rainbows'un belki de tek sorun olarak karşımıza çıkıyor. Fakat bu sorun albümün sorunu da değil aslında. O sorunu oluşturan kişilerin sorunu diyebilirim. Her geçen gün, her geçen hafta daha da bir güzelleşiyor bu In Rainbows benim gözümde. Bu "her geçen" zaman, en büyük gücünü de Radiohead'in yapmış olduğu 2 webcast ile adeta coşturuyor. Thumbs_Down adlı ilk webcast'te Reckoner'i ve Faust Arp'ın açık hava versiyonunu dinlerken, bu şarkılara ve tekrardan grubun kendisine hayran kalmamak elde değil. Scotch_Mist adlı bu ikinci webcast'in In Rainbows albümündeki bütün şarkıları içerdiğini söylemekte bir sakınca görmüyorum. Neredeyse 1 saat süren bir webcast'in kapanışı önce Nude için çekilmiş (sanırım Jigsaw Falling into Place gibi kendin pişir kendin ye olmuş bu da), bence oldukça gözalıcı klip ile yapılıyor. Ardından da birkaç ay önce deadairspace'te çıkmış iconların bir animasyonuyla hepimize good night diyorlar. Ben o son animasyondaki arpeggi'msi şarkıyı istiyorum! Bunun dışında, bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer (hatta iki) ayrıntı da, jigsaw falling into place'nin farklı versiyonu ve webcast boyunca Jonny'nin yaptığı şov olacaktır. Yıllar önce Jonny için grubun diğer elemanları "o üzerinden ses çıkabilen her şey ile müzik yapabilir" ifadesini kullanmıştı. Bu son webcast ile (ve tabii ki There will be Blood filmi soundtrack'i ile) Jonny nasıl bir insan olmadığını bir kez daha kanıtlamış oldu!?x*#

not: videoyu tek parça halinde current.com'dan, parça parça/şarkı şarkı izlemek için ise Radiohead'in youtube'deki profilinden izleyebilirsiniz. fakat youtube'dekinin ses kalitesi olarak current'ten bariz bir şekilde aşağı olduğunu belirtmeliyim.

radiohead.com
current.com
radiohead@youtube.com

January 1st, 2008

Connie Francis ve Philips Aurea

Kategorisi Müzik Yazar: Gökhan

Philips AureaReklamlarda güzel müzikler kullanmak reklamın kendisi için hayati önem taşır. Zaten güzel reklam müziğine sahip reklamlar, diğerlerinden kolayca ayırt edilir. İşte Philips, son reklamında bu kozu oynamış. Benim gibi televizyona sırtı dönük yaşayan insanların arkalarını dönüp bakmaları için harika bir neden; Connie Francis ve o mükemmel yorumuyla (trt sunumuna benzedi) Siboney. Aurea’nın reklamı haricinde bu parçaya 2046‘da da rastlayacaksınız. İzleyiniz ve dinleyiniz efendim.

Ayrıca Philips Aurea‘ya da değinmeden geçemeyeceğim. Hiç izleme fırsatım olmadı ama eminim ki bu sistem, HD teknolojisi ile birleşince fevkalade bir seyir ortaya çıkacaktır.

Connie Francis Siboney

Connie Francis – Siboney