Yeni Vakıflar Yasası ve Sözde Sol Tandans
Uzun süredir TBMM'nin gündeminde olan, tasarı halindeki yeni vakıflar yasası 'Türban' tartışamlarının ardından yeniden gündeme oturmuş gözüküyor. Zamanında, 2006 yılında cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından meclise geri gönderilen tasarı, 2007 seçimlerinin ardından pek fazla beklemeden tekrar meclis gündemine geldiydi. O günkü halinden pek farklı olmayan tasarı, Sezer tarafından onay alamazken gerekçe kendisi tarafından şu şekilde açıklanmıştı: "1982 Anayasası'nın Başlangıç bölümünde 'hiçbir etkinliğin… Türk ulusal çıkarlarının… Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin… karşısında koruma göremeyeceği' belirtilmektedir. Yeni yasa bu vakıfların Lozan'da olmayan 'ekonomik ve siyasi güç' elde etmesine yol açacaktır."
Avrupa Birliği uyum sürecinde çözülmesi gereken önemli sorunlardan biri hiç kuşkusuz gayrimüslim vakıflarının uğraştığı belli sorunları ortadan kaldıracak yeni düzenlemeler getirilmesi konusundadır. Yıllardan beri gayrimüslim vakıflarının ellerindeki malların adeta gasp edilerek alındığı, kendilerine mal edinebilme konusunda bir imkanın tanınmadığı ülkemizde, bu yeni tasarı insanların haklı olarak biraz umutlanmalarına neden olduydu. Fakat içeriğine baktığımızda gayrimüslim vakıflarının en büyük sorunlarına merhem sürmekten biraz uzak olduğu görülüyor. Tasarıya göre, yeni vakıflar Türk Medeni Hukuk kurallarına göre kurulabilir denildiğinden gayrimüslimlerin yeni vakıf kurmasının önüne engel konulmuş oluyor. Çünkü Türk Medeni Hukuku "belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz" demektedir. Böylesine bir çelişkinin yeni tasarıda yer almaması ya da yeniden düzenlenmesi gerekir. Bunun yanında, Tasarı 1960'ların sonlarından beri uygulanmakta olan bir haksızlığı ve hukuksuzluğu bir yerden kapatırken başka bir yerden yeniden karşımıza sunuyor. 60'ların sonlarından beri devam eden durum nedir peki? Bu durumu 19 Şubat 2008 tarihli, Can Dündar'ın hazırlayıp sunduğu 'Neden?' programının konuklarından Prof.Dr.Baskın Oran şöyle izah ediyor: "…1960’ların sonuna kadar gayrimüslimler vakıf bakımından hiçbir sorun yaşamadılar. Fakat 1964 yılında, hatırlayacaksınız, bir Türk albayın eşi ve çocukları hunharca katledildiler bir banyo küveti içinde ve ondan sonra Türkiye Cumhuriyeti Yunanistan’ı sıkıştırmak için Türkiye’deki gayrimüslimlerin vakıflarına el attı. Rumların vakıflarına, fakat bu arada bütün gayrimüslimlerin vakıflarına. Vakıflar genel müdürlüğü, sadece gayrimüslim vakıflara bir genelge yolladı 'vakıfnamenizi getirin diye'. Vakıfname bir vakfın ne yapıp ne yapamayacağını belirleyen belgedir. Bunlar dediler ki; 'efendim bizim vakıfnamemiz yoktur, çünkü biz Osmanlı döneminde, her birimiz bir padişah fermanıyla kurulduk'. Vakıflar genel müdürlüğü dedi ki ben bilmem, eğer vakıfnamemiz yok diyorsanız o zaman 1936 yılında verdiğiniz beyannameyi ben sizin vakıfnameniz sayarım, orada mal edinmeye ilişkin bir hüküm varsa mal edinebilirsiniz. Eğer mal edinebilir diye bir hüküm yoksa 36 yılından itibaren edindiğiniz parayla, bağışla vs. ile edindiğiniz bütün taşınmaz mallara el koyarım dedi ve 60’ların sonundan itibaren de 2003 yılına kadar bu işi yaptı. Şimdi 36 beyannamesi nedir? 36 beyannamesi matbu bir evrak. Şu ada şu parselde şu menkulüm var, şu ada şu parselde şu gayrimenkulüm var diyen bir evrak. Onun üzerinde mal edinebilir, edinemez diye bir şey olamaz. Peki bu 36 beyannamesini niye yayınladı? Sayın bakanın da dediği gibi 35 yılında Atatürk bir vakıflar kanunu çıkardı ve hemen bir ay sonra bütün vakıflara yani İslam ve gayrimüslim bütün vakıflara bir genelge yolladı, elinizdeki malların listesini yollayın diye. İşte 36 beyannamesi budur, amaç o sıradaki devrim kanunlarına ek olarak bazı İslamcı vakıfların gayri menkullerine el koymaktı. Fakat Atatürk hızla ölüm sürecine girdi ve bunlar tozlu raflara kalktı… bu 36 beyannameleri, 60’ların sonuna kadar. 60’ların sonunda Vakıflar Genel Müdürlüğü bunu Kıbrıs konusunda bir koz olarak indirdi ve gayrimüslim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kurduğu vakıflara el koymaya başladı…" Şimdi bugünün yasa tasarısına baktığımızda ise, bu vakıfların daha önce mal edinemelerine, edindiklerinin de ellerinden alınmasına neden olan 'vakıfname' veya 'vakıf senetleri' meselesi, bu sefer de kendilerinin uluslararası faaliyetlerine ve işbirliği yapmalarına engel olacak gibi duruyor. Çünkü yeni tasarıya göre uluslararası faaliyet ve işbirliği için vakıf senedi gerekmekte. Bunun dışında yeni tasarı, yıllardır gayrimüslim vakıfların ellerinden gasp edercesine alınmış malların iadesine ilişkin çok az ve kısıtlı bir düzenleme getiriyor. 60'lardan bu yana ellerinden alınmış olan bu malların iadesine ilişkin bir şey bulmak pek mümkün değil. Bu vakıflardan alınmış birçok malın da üçüncü kişilere satıldığı biliniyor. İyi niyetli üçüncü kişilere satılmış olan malların geri iadesi hukuki olarak mümkün değil. Tasarının bu durumlarda bir çeşit tazminat ödeme yolunu açması en doğrusu olurdu. Yine de AİHM'ye gitmek mümkün ve birçok vakfın başvuruda bulunacağını öngörmek pek zor değil. Yeni tasarının daha birçok eksiği olsa da bunların hepsini burada belirtmek bu yazının amacı değil.
Bütün eksikliklerine rağmen ve gayrimüslim vakıfların yıllardır uğradığı, pek insancıl olmayan haksızlıkları ortadan kaldırmakta çok başarılı olacak gibi durmasa da, yeni vakıflar yasası için hiç yoktan iyidir diyebiliyoruz maalesef. Fakat, meclis ve haliyle toplum içerisindeki tandansların buna bile izin vermeye niyetli olmadıkları ortada. 2 yıl önce Ahmet Necdet Sezer'in yasayı geri gönderirken ki atıf yaptığı Lozan Barış Antlaşması, bugün de mecliste CHP ve MHP tarafından yeni vakıflar yasasına yaptıları eleştirilerin temelini oluşturuyor. Efendim neymiş; bu yeni yasa Lozan'da oluşturulmuş olan, Yunanistan ile Türkiye arasındaki, müslüman ve gayrimüslim azınlıklar konusundaki mütekabiliyet esasına aykırıymış. Diyorlar ki, bugün Batı Trakya'da müslüman Türk azınlığın içinde bulunduğu problemler varken, Yunanistan hükümetleri bu azınlığa karşı öylesine umursamaz tavırlar içerisindeyken, biz bu yeni vakıflar yasasında planlanan iyileştirmeleri kendi ülkemizdeki gayrimüslim azınlığa vermemeliyiz. Çünkü bu diplomasiye, bu ülkenin temelleriyle önemli bağları olan Lozan Barış Antlaşması'na uyan bir hareket olmazmış. Şimdi bir kere şunu iyi anlamak gerekiyor. Lozan'da herhangi bir mütekabiliyet ilkesi olmadığı bir gerçek. Bunu uluslararası ilişkiler okumuş ya da hukuk okumuş birinin bilmesi zaten gayet doğal ama durumu yine 'Neden?' programından, Baskın Oran'ın cümlelerinden alıntılayarak anlatacak olursak: "…Mütekabiliyet olmadığı su götürmez. (…) Lozan’da mütekabiliyet falan yok, çünkü Lozan Türkiye ile Yunanistan arasında bir antlaşma değil. Lozan çok taraflı bir antlaşma. Lozan bir barış antlaşması. Mütekabiliyet falan filan yok, fakat en kötü yorumu koyalım. Lozan’da 45.nci madde paralel yükümlülükler değil de mütekabiliyet getiriyor diyelim. Bu devletler hukukuna aykırı olur. Çünkü birincisi, eğer mütekabiliyet var derseniz, mütekabiliyet doğrudan doğruya misilleme demektir ve soydaş için vatandaşı harcarsınız. Bir ulus-devletin görevi soydaşa değil vatandaşadır birinci sefer. İkincisi, 1969 tarihli Viyana antlaşmalar sözleşmesinin 60'ıncı maddesinin 5'inci fıkrasına göre insan hakları konusunda mütekabiliyet olmaz. Bu da insan ve azınlık hakları, anlatabiliyor muyum? Yani Lozan’da mütekabiliyet yok, nokta. Şimdi niçin 45'inci madde konmuş diyecek olurlarsa ben hemen onu da söyleyeyim. Lozan bir değil, iki tane savaşı bitirdi. Bu savaşlardan birini Türkiye kaybetti, birini kazandı. Kazandığı savaş Kurtuluş Savaşı’dır, kaybettiği savaş birinci dünya savaşı’dır. İkisini birden bitirir. Onun için Lozan’da Atatürk ve ekibi bütün istediklerini alamadı. Mesela misak-ı milli’nin 3 tane yerini dışarıda bıraktı. Batum, İskenderun, Musul-Kerkük. Dolayısıyla adaları dışarıda bıraktı. Ticaret, adalet ve sağlık alanlarında 5 yıl Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına kapitülasyon getirdi. Bir sürü eksiği vardır Lozan’ın. İşte bütün bunları meclisten geçirebilmek için 45'inci maddeyi koydu. Tamamen iç tribünlere oynamaktır."
Bütün bunlara rağmen mecliste CHP ve MHP, toplumda da köktenmilliyetçi ve sözde sol tandanslar durumun mütekabiliyet esasıyla ilgili olduğunu ve bu yüzden bizim de gayrimüslim azınlıklarımıza "ayrıcalıklar" tanırken daha dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorlar. Gerçi toplum içerisindeki köktenmilliyetçilerin düşünceleri maalesef sadece bu kadar "iyi niyetli" kalmıyor. 'Ver gazı, coştur lazı' misali, birbirimizin düşüncelerini körükleyerek gelinen noktada insanlar artık bu yeni yasa ile gayrimüslimlerin ileride 'Beyaz Türklerin' kapılarına gelerek "bunlar zamanında bizimdi" diyerekten evlerini, topraklarını vb. alacağını sanıyor. Biz ki yıllar önce gayrimüslim azınlığın mal varlıkları ve sermaye birikimlerinin üzerinden bir çeşit Yerli Burjuva oluşturmaya kalktık. Bununla yetinmedik, aynı gayrimüslim azınlığın bu toprakları terk etmesi için elimizden geldiğince uğraştık, uğraşıyı, hukuksuzluğumuzu Yargıtay kararlarıyla perçinledik. Kendi cemaatinin bir şekilde birleştirdiği paralarla aldığı yetimhanelere devletçe el koyduk. Okullarını, sosyal kurumlarını idaresiz bırakıp işlemez hale getirerek yine devlet eline geçirdik. Bugün, zamanında Hrant'ın doğduğu Tuzla'daki yetimhaneye devlet tarafından el konulmakla kalınmamış, üçüncü kişiye satılmıştır. Bizim karışımızda bunlar gibi onlarca, yüzlerce örnek varken, daha tam bir iyileştirme getiremeyecek olan bir vakıflar yasasına karşı bile tepki gösterebilen, bahaneler bulabilen, mütekabiliyet zırvalığının arkasına gizlenerek her fırsatta Batı Trakya'daki azınlığı emellerine alet eden insanlarla nasıl ve nereye gideceğiz, sorarım? Türban çağdışıdır derken, başka çağdaşlıkları, çağdaşlıktan öte, insan haklarıyla ilgili birtakım gerçekleri unutanlarla nereye gideceğiz? Kendilerini sol olarak görmüş insanların gayrimüslim azınlığı hiçe sayarcasına hareket ederken, İslamcı olarak adlandırılanların gayrimüslimler adına öyle ya da böyle olumlu atılımlar yapar görünümüne gelişidir şu anki durum.





