March 17th, 2009

Kenan Onuk zamanın 90 Dakika’sıyla, onun ölümünün ardından izlediğim -4 seneye yakın bir süre oldu- 90 Dakika arasında büyük bir uçurum vur. İlk aklıma gelen fark, Onuk zamanındaki programın bir sinir harbine dönüşme gibi bir ritüeli yoktu. Oluyorsa da çok nadir ve -bunu söylediğime inanamıyorum- büyük ihtimalle haklı görülebilecek sebeplerden dolayı oluyordu. Sanırım Kenan Onuk’un kalitesi bunu yaratan faktörlerden biriydi. Onun ardından, programı adam gibi idare edebilen, Hıncal ve Haşmet’in altında ezilmeyen biri gelmedi. Fuat Akdağ alınmasın ama, bu program için konuşmak gerekirse, kendisi son derece sünepe bir şahsiyet gibi geliyor bana. Ne programın gidişatını, akışını ustaca idare edebiliyor, ne de sözü kesilmeden bir ya da iki cümle bitirebiliyor. Hıncal’ın coştuğu ve coşturduğu anlarda ise, olaya el atması ise bizim için tamamen hayal olmuş durumda. Tek dediği ‘eee, aslında reklam, eeeee, zamanı, eee, …” tarzı cümleler oluyor sanki.
Onuk sonrasındaki farklılıklardan bir diğeri de, adamların futbol konusundaki görüşlerinin çok daha az saygı duyulur bir kıvama gelişidir. Tamam, eskiden de öyle süper, derin taktiksel diyaloglar yaşadıkları yoktu ama bu tip diyaloglara girdiklerinde bile insana çok mantıksız gelebilecek görüşler bildirmiyorlardı. Ama asıl önemlisi, oyunun taktik boyutunun dışındaki mevzulara bakışları, diyalogların akışı insanın hoşuna gidiyordu. Oldukça keyifli geliyordu Haşmet’in karakartal hakkındaki yorumları… Ama bugün öyle mi? Sanmıyorum. Bir kere, Hıncal’ın yaptığı yorumlara Hıncal’ın kendisinin nasıl inanabildiğinden emin değilim bugün ben. Olaylara hep “ulan ben ne yapıp edip, durumu dünyanın en kötü, en aşağılık, en berbat ve cahilce şeyi olarak göstermeliyim” kasışıyla yaklaştığından mıdır, yoksa yaşından mıdır bilinmez; beş cümle ediyorsa, dördünde kimden veya neyden bahsediyorsa onu yerin dibine sokması, tutulur yerini bırakmaması artık insanda dinleme gücü bırakmaz oldu. Hele mevzu Galatasaray ise, Hıncal’ı ve onun nefretini durdurabilene aşkolsun. Ha, tabii şu da var. Galatasaray konusunda ne kadar nefret dolu ve kötümserliğin en yüksek noktalarında dolaşan cümleler kurmuş olursa olsun, alttan alttan takımın yaltakçılığını da en iyi şekilde ve en ucuz şekilde de yapabilmektedir. İşin kötü yanı ise, Hıncal’ın bu şovmenliğine kimsenin ses çıkarmaması, “bir dur orada Hıncal ağabey” diyememesidir. Tek istisna, sanırım Mehmet Demirkol idi. Onun da akıbetinin ne olduğunu herkes biliyor. Hıncal Şov yıllardır devam ederken, Haşmet de iyiden iyiye basiretsizleşen, Hıncallaşan biri oldu çıktı. Eğer çok alakasız bir şeyden bahsetmeyecek ise, diyeceği şeyin temelde Hıncal’ın dediği saçma sapan cümlelerin bakış açısından çok da kopuk olmadığı insanın canını iyiden iyiye sıkıyor. Bilmiyorum, eskiden program bir Hıncal time, bir de Haşmet time şeklinde gidiyordu ve her ikisinin odaklandığı ve anlattığı şeyler birbirinin karbon kopyası gibi durmuyordu. E, bir de derleyici, toparlayıcı ve Hıncal’ın sürekli takıldığı Kenan Onuk da vardı. Denge Politikası vardı sanki üçünün arasında, ama keyifli bir denge politikası.
Son birkaç yıldır, ne futbol muhabbetleri, ne futbol dışındaki geyikleri -ki çok azaldı bu- çekilebilir bir program olup çıkmıştır bu 90 Dakika. Haşmet’in ve Fuat’ın Hıncal karşısındaki sessizlikleri ve uyumu hiç mi hiç sarmıyor artık. Alemlerin en delikanlı adamlarından Cem Dizdar’ın da katıldığı Karşı Saha’ya akmak en mantıklısı. Ama o da iki haftadır yayınlanmıyor. Biz de Hıncal Şov’a bağlıyoruz mecburen. Neyse, İbo Şov bitmiş. Hıncal bitmesin, ama bir düzelsin, toparlansın artık.
guided by voices – blimps go 90
January 5th, 2009

Avi: Should I call you Bullet? Tooth?
Bullet Tooth Tony: You can call me Susan if it makes you happy.
Happy birthday Vin.
January 5th, 2009
Uzun ve yürüyücü bir tatilden sonra eve gelip elektrik sobamı ve taburemi olması gereken yerlerine koyup sonra sadece huzur ve sıcaklık isteğiyle ard arda dinlemek istediğim şarkılardan ilk aklıma geleni bu oldu. kavırını da dinledim. Belle and Sebastian dünya üzerindeki en güzel pop grubu.
Belle and Sebastian – My Wandering Days Are Over
Sad Snowman, The – My Wandering Days Are Over
Dünyanın en güzel şarkılarını yapan (last night, you can hide your love forever, Why I Try to Look So Bad, vs) gruplardan bir diğeri de Comet Gain. Son albümleri Broken Record Prayers‘ı bizim ilerde açacağımız dükkanımızdan temin edebilirsiniz. Son albüm dediğim de toplama albüm ama en güzel toplamalardan biri. Comet Gain’in bir takım üyeleri de sonradan Velocette oldular. Nesliyan’a duyuru. (bilmiyorsa)

Comet Gain – Jack Nance Hair
Comet Gain – You Can Hide Your Love Forever
Comet Gain – Asleep On The Snow
Comet Gain – Love Without Lies
and heaven is the closest thing to hell
Comet Gain – Why I Try To Look So Bad
May 19th, 2007
Dün girdiğim sınav, belki de girdiğim son vize sınavıydı. Okul iki ay sonra bitiyor. Pek güzel bir his olmasa da üniversite yıllarının son bulması, şu an duygusallaşmaya gerek yok. Finallere kadar kısa bir süreliğine yoğun olmayacağımdan biraz müzik keşfi yapabilirim sanırım. Dave Derby diye bir elemana rastladım. Ne kadar biliniyor, neyin nesidir pek bilmiyorum ama "I use the soap" adlı şarkısı hoşuma gitti. Şarkı aşağıda. Ama diğer şarkıları hayal kırıklığı yarattı. Bunun dışında, Belçikalı Madensuyu'nun albümünü almak istemiştim, 15 € fiyat biçmişler, şimdilik uzak kalsın dedim mecburen. O paraya ebay'dan iki-üç tane az kullanılmış albüm alabilirim. A, B, C gibi enteresan ve ucuz sayılabiliecek alternatifler var. Bir bakıyım… 1 saat sonra da FA Cup finali başlayacak. United! United!… Kendi ligimizde berbat futbola alışmış gözlerimiz biraz şenlensin. Bir iki de şarkı koyalım alt tarafa, kulaklar şenlensin…
voxtrot – silence is a burden.mp3
stephen malkmus – verlaine/verlagne.mp3
christiana rosenvinge – king size.mp3
dave derby – i use the soap.mp3
the fa cup.com
madensuyu.be
ebay.com
dave derby.com
manutd.com
bonus:

May 6th, 2007
Bir yaz günüydü adeta. Camdan kafamı dışarı çıkardığımda yüksek nemi hissetmemek mümkün değildi. Üstelik henüz öğlen bile olmamıştı. Bu tip havalarda ahşap doğramayı oldukça aratan, beyaz plastik çerçeveli pencereyi kapadıktan sonra kahvaltı için ne yiyeceğimi düşünmeye başladım. Hava zaten son derece sıcaktı ve benim canımı sıkmayacak şeyler yemeye ihtiyacım vardı. Sonuç olarak kornflakes yapıp müziğimi açtım. Patrick Wolf'un son albümüydü. Overture şarkısıyla birlikte benim de günüm başladı. Albümü dinlerken arkamdaki televizyonda spor haberlerinin bütün kanalları kapladığı hissediliyordu. Bir kulağım da oradaydı. Gün büyük gündü. Başından beri pek bir şey sergilemediğimiz bir sezonun içindeydik. Sonunda zafere ulaşsak çok da haketmediğimiz söylenebilirdi. Ancak kim hakediyor ki? Çok büyük umutsuzlukların ardından çıkan "acaba olur mu?" sorusu tabii ki Beşiktaşın şampiyon olup olamayacağı hakkındaydı. Son maçların ardından lider Fenerbahçe ile olan puan farkı 2'ye inmişti ve kendi sahamızda onları ağırlayacaktık. Her şey çok güzel değildi belki, ama kazanmamamız için de pek neden yoktu. Maç saat akşam 9'daydı. Kuzen ve arkadaşla saat 5-6 gibi Beşiktaş'ta buluşmayı planlamıştık. Artık bekleme zamanı başlamıştı. O gün İngiltere'de de City-United maçı vardı ve aynı bizimkisi gibi o da şampiyonluğu yakından ilgilendiren bir maçtı. United'in maçı tek golle kazanması beni mutlu etmişti. Gün güzel başlamıştı ve böyle devam etmeliydi. Saat 4'e geliyordu ve o an için aklımda tek bir soru vardı. Formanın içine tişört giymeli miyim? Hava zaten sıcaktı ve sentetik vb. olan forma beni pişirebilirdi. Bu sorunu da atlattıktan sonra önce Taksim'e, oradan da Beşiktaş'a yol aldım. Kuzen meşhur Şöhretler Köftecisi'ndeydi. Ben de hemen oraya gittim. Maçtan önce karnımı duvarları Beşiktaşın eski futbolcularının resimleriyle dolu Şöhretler'de doyurmaktan daha güzel ne olabilirdi ki? Biz köfteleri beklerken abim de eve gitmeden önce Beşiktaş'a gelip bizim yanımıza uğramak istemiş. Her yer siyah beyazdı, her yer Beşiktaştı. Kendisi galatasaraylıydı ama o coşkuyu görünce Beşiktaşı hemen pas geçemedi. Köfteleri yedikten sonra Çarşı'nın yanındaki Üçler marketten biralarımızı aldık ve Beşiktaş Çarşı'sının önündeki, maç günleri taraftarlarla dolup taşan, sağ tarafında Kazan, sol tarafında cami, dip tarafında kız kur'an kursu bulunduran boşluğa yürüdük. Gün, diğer günlerden farklıydı. Beşiktaşlılar daha bir heyecanlıydı ve bu da tüketilen alkol oranını doğrudan etkilemişti. Ağaç altlarında öğlen saatlerinde kurulmuş çilingir sofraları, açılan yeni rakılar, gelen giden paket paket biralar… Herkesin kafası güzeldi. Bir çokları yadırgayabilir ama bu Beşiktaş taraftarıydı. Güzeldi. Yakılan meşalelerin, söylenen tezahuratların ve şarkıların arasında kendi kendime dedim; bu taraftar bu akşam üzülmemeliydi. Saat 7 gibi stada yürümeye başladık. Dolmabahçe'den geçip stada yaklaşırken yüzüme çarpan rüzgarda deniz kokusunu hissedebiliyordum. 'Emret! Yaparım'ların arasından geçip gişelere yaklaşırken yanımdaki mavi çakmağı bir şekilde saklamaya çalıştım. İçeri çakmak vb. şeylerin yanı sıra bozuk para da alınmıyordu aslında ama komiktir, içeride su aldığında para üstünü bozuk para olarak veriyorlar. Neyse ki çakmağı içeri sokmayı başarmıştım. Sıkıntıdan içilen sigaraları yakmak için gerekliydi o çakmak. Sezonluk kombine biletimiz vardı fakat burası da Türkiye'ydi. Oturacak koltuk bulamamış, merdivenlerde sıkışık bir vaziyette maç anını beklemeye başlamıştık. Sabahtan beri devam eden bekleme sürecinin en son anlarıydı artık bunlar. Arkamda deri ceketli, 20'li yaşlarının sonlarında biri vardı. Önceki saatlerde içtiği içkiden olsa gerek, nerdeyse ayakta duramayacak haldeydi. Kaymıştı. Stad ışıklarından her biri komple yandığında takımlar ısınmak için sahaya çoktan çıkmıştı. Her maçta yaptığımız gibi ısınma düzenine bakarak ilk onbiri tahmin etmeye çalıştık. Daha sonra futbolcular içeri girdiler ve yavaş yavaş nefesler tutulmaya başlamıştı. Maçın başlamasından yaklaşık 10 dakika sonra golü yemiştik. Şok etkisi yarattığı tartışılmaz. İnönü'nün tribünlerinden teker teker dumanlar yükseliyordu. Bu dumanlar dakikalar geçtiğinde arttı. İlk yarının bitmesiyle birlikte tavan yaptı. Umutsuz olmanın, kötü hissetmenin dumanıydı bunlar. Yanan bir şey yoktu, izmaritleriyle merdivenleri dolduran sigaralardan başka. Maça sokabildiğim çakmak bu dumana benim de kendimce bir katkı yapmamı sağladı. İkinci yarıya fırtına gibi başladıysak da, baskı kursak da gol atmayı başaramamıştık. Bütün sezon boyunca "kartal gol gol gol" diye bağıran Çarşı bile gerçek gücünü gösterememişti her ne kadar maç boyu susmasalar da. Evet maçı da şampiyonluğu da elimizle Fenerbahçeye vermiştik. Maçın bitimiyle birlikte bacaklarımdaki yorgunluğu sonuna kadar hissetmeye başladım. Dolmabahçe Sarayı'nın duvarlarından birinin kenarına oturup biraz dinlendikten sonra kafamdaki tek şey bir an önce eve dönüp bu akşamı unutturacak bir şeyler yapmaktı. Bir film izleyebilirdim diye düşündüm. Oysa maçtan önce maçı kazandığımız takdirde sabaha kadar eğlenebilirim diye düşünüyordum. Eve dönmüştüm. Müziğimi açtım. Ayaklarımı soğuk suyun içinde tuttum. Çok yorgun hissediyordum. Üzülmemeliydim. Üzüldüm. Beşiktaşlıyım sonuçta.