Archive for the Diğer category
December 2nd, 2009
Kategorisi
Diğer Yazar:
Barış

Saat gecenin 1.18′… Istanbul’da hafif serin, hafif ilik bir aralik aksami. Arkadan Leonard Cohen akiyor. Yorgunluk diz sinirlarini asmis, artik bele dogru gelmis ve soguk suya girdigindeki tedirginligin gecmesi gibi bir asamaya gelmis. Biraz daha gecse, sanki artik alisacakmisim gibi geliyor ama ayni anda bunu istemiyorum da… Kafami bu dagilmislik suyuna aniden daldirsam mi diye dusunurken bir yandan da ‘acaba bogulur muyum? Beni sacimdan tutup cekip cikaracak biri olur mu?` diye de dusunuyorum. Yaptigim isin bende yarattigi yabancilasmanin nereye gidecegini kestiremezken, aslinda cok da farkli olabilirdi -halen de olabilir- seklinde kendimi avutmaya calisiyorum. 95 ya da 96 yazinda the bends’ten nice dream’i ilk dinledigim andaki heyecanimi yeniden yasamak, birisi tarafindan yasatilmak istiyorum. Guzel bir aksam yemegi hazirlayip, sarabimla ve sevgilimle dertsiz tasasiz birkac dakika gecirmeyi dusluyorum; nice dream kac dakika ise o kadar iste… Ne olacagimiz belli degil diye dusunmek bana ne katabilir bu saatte? Bir seyler yaratma isteginin paralel evreninde, on veya yirmi yil sonra donup baktigimda neleri hatirlayacagim, onlar hatirlamak isteyecegim seyler mi olacak diye dusunuyorum. Milk the basics diyorum, kendime bir hosgeldin gondererekten…
Kuzene ve asagidaki yazilarina selam ederim.
Ve tabii ki cacoya.
Ne dinleyelim?
Califone – Funeral Singers.mp3
November 7th, 2009
Kategorisi
Diğer Yazar:
Utku

Sevgili kuzenin ‘Huh” baslikli yazisinin benim kalemimden bir nevi devamidir bu yazi. Bosluk icinde olmak gercekten de cekilemeyen bir sey. Ozellikle de o bosluk is guc olmama halinden cok zihinsel bir bosluksa. Kanimi emen “corporate” ortamlarin her gecen gun beni bana bile yabancilastirdigini sadece izlemekle yetiniyorum bir suredir. Bu oyle boktan bir yabancilasma hali ki, bizi biz yapan her seye bile gecici olarak da olsa sirt cevirtebiliyor. Cift kimlikli, cift kisilikli bir ucubeye donustugumuzden, kotu ikizimizin kabugunu kirmak da gun gectikce zorlasiyor ve ona teslim oluyoruz. Hayatta kalabilmek ve gercek kimligimizi yasatabilmek icin tum bunlara katlandigimiz yonunde telkinlerle gunlerimizi geciriyor, dogamiz geregi de ‘needy’ varliklar oldugumuzdan siktiri cekip her seyi arkamizda birakamiyoruz. Bir noktadan sonra da “Bizimkiler”deki rahmetli dayi misali alti dolmayacak “Eniste bir is var’ durumlari olusuyor. Hayata dair ici bos projelerle gunlerimizi doldurup zihinsel masturbasyon seanslarina istirak ediyor, etrafimizda istedigi gibi yasadigini dusundugumuz insanlara gipta ederek kisitli zamanimizi tuketiyoruz. “Tuketiyoruz” joker olarak kullanilabilir tasvir edilen durumda. Etrafimizi sarmalayan bu yapilar tam da bunu yapmamizi istiyor cunku, biz de onlara itaat ediyoruz. Cobanini arayan koyunlar, liderini arayan sigir milletim misali, kuzenin deyimiyle “Mala bağlamışlığın ne olduğu bizzat yerinden öğreniliyor. Günler, haftalar, aylar bir kıvılcımı beklerken geçip gidiyor.” Gecenin bu saaatinde alinti yapmis olmam yaziyi doldurma ihtiyacindan degil, basta da ifade ettigim gibi “Huh’” cizgisini izleyerek onu kendi bicimime sokma arayisimdan kaynaklaniyor. Umuyorum ki tatar kurator (tatar editor mu demeliyim) de bu feryadimi duyacak ve bu yaziya yaziyla karsilik vererek bir bozukplak ritueli olusmasinda kendi payina duseni fazlasiyla yapacaktir.
Bilgisayarimda turkce karakterlerin olmayisi gibi bir handikap yasadigimi da ayrica belirtmeliyim ki yeni bir paragraf acayim. Cok fazla kisi olmadiginiza inanmanin otesinde bildigim siz sevgili okurlarin ve seyrek yazarlarin da bu duruma anlayis gosterecegini umit ederek yaziya ismini veren “Chianti”mden bir yudum daha aliyor ve “mala baglamanin” da bir sonu olduguna inanmak istiyorum.
Her ne kadar Burroughs’un cut-up’lari gibi olmasa da, simdi uydurdugum yazi arasi cut-up’la (!) soluklanmis olmamiz ya da olmam yukarida cizdigim karanlik ama estetik olmayan o tablodan beni kurtarmiyor maalesef. Ne diyelim? Devami gelecek. Once su siseyi devirmeli!
May 5th, 2009
Kategorisi
Diğer Yazar:
Barış

Hıdırellez’de dilenen şeyler gerçek oluyor. O yüzden bu sene de Ahırkapı’ya gidip hem dileğimi tutucam hem de romanları dinleyip derdimi tasamı unutmaya çalışacağım. Böyle bir imkanı olmayanlar ise gece yatmadan önce, dilediği şeyin resmini çizip, onu bir yerlere (genellikle balkona falan bırakılır) saklaması gerekiyor. Geçen sene tavşan istemiştim, o yüzden 62 yazmıştım kağıda. Sonra korkmuştum, plakası 62 diye Tunceli’ye falan düşmekten.

March 18th, 2009
Kategorisi
Diğer Yazar:
Barış
Kafa bazı zamanlarda, dönüp dolaşıp aynı şeyleri düşünmekten başka bir şey yapamaz oluyor. Aslında bu tam anlamıyla dönüp dolaşıp aynı yere gelmek gibi değil de, domino oyununda olduğu gibi, ard arda dizilen düşüncelerin hep belirli bir şekil ve istikamette gitmesi ve her zaman belirli sayıları kullanmak zorunda kalmak gibi bir şey. Elinde çok fazla 6 içeren taş varsa, o 6′yı elinden çıkarmak için ya sonu 6 ile biten taşı koyacaksın son hamlende, ya da karşındakini 6 koydurmaya çalışacaksın. Zaten karışık olan da burada başlıyor; karşındakini de kendi istediğin yönde hareket ettirme ihtiyacı…
Bu müthiş şarkı, bu anlamsız yazıya güzel uyuyor sanki… Matmos – Les Folies Françaises
March 17th, 2009

Kenan Onuk zamanın 90 Dakika’sıyla, onun ölümünün ardından izlediğim -4 seneye yakın bir süre oldu- 90 Dakika arasında büyük bir uçurum vur. İlk aklıma gelen fark, Onuk zamanındaki programın bir sinir harbine dönüşme gibi bir ritüeli yoktu. Oluyorsa da çok nadir ve -bunu söylediğime inanamıyorum- büyük ihtimalle haklı görülebilecek sebeplerden dolayı oluyordu. Sanırım Kenan Onuk’un kalitesi bunu yaratan faktörlerden biriydi. Onun ardından, programı adam gibi idare edebilen, Hıncal ve Haşmet’in altında ezilmeyen biri gelmedi. Fuat Akdağ alınmasın ama, bu program için konuşmak gerekirse, kendisi son derece sünepe bir şahsiyet gibi geliyor bana. Ne programın gidişatını, akışını ustaca idare edebiliyor, ne de sözü kesilmeden bir ya da iki cümle bitirebiliyor. Hıncal’ın coştuğu ve coşturduğu anlarda ise, olaya el atması ise bizim için tamamen hayal olmuş durumda. Tek dediği ‘eee, aslında reklam, eeeee, zamanı, eee, …” tarzı cümleler oluyor sanki.
Onuk sonrasındaki farklılıklardan bir diğeri de, adamların futbol konusundaki görüşlerinin çok daha az saygı duyulur bir kıvama gelişidir. Tamam, eskiden de öyle süper, derin taktiksel diyaloglar yaşadıkları yoktu ama bu tip diyaloglara girdiklerinde bile insana çok mantıksız gelebilecek görüşler bildirmiyorlardı. Ama asıl önemlisi, oyunun taktik boyutunun dışındaki mevzulara bakışları, diyalogların akışı insanın hoşuna gidiyordu. Oldukça keyifli geliyordu Haşmet’in karakartal hakkındaki yorumları… Ama bugün öyle mi? Sanmıyorum. Bir kere, Hıncal’ın yaptığı yorumlara Hıncal’ın kendisinin nasıl inanabildiğinden emin değilim bugün ben. Olaylara hep “ulan ben ne yapıp edip, durumu dünyanın en kötü, en aşağılık, en berbat ve cahilce şeyi olarak göstermeliyim” kasışıyla yaklaştığından mıdır, yoksa yaşından mıdır bilinmez; beş cümle ediyorsa, dördünde kimden veya neyden bahsediyorsa onu yerin dibine sokması, tutulur yerini bırakmaması artık insanda dinleme gücü bırakmaz oldu. Hele mevzu Galatasaray ise, Hıncal’ı ve onun nefretini durdurabilene aşkolsun. Ha, tabii şu da var. Galatasaray konusunda ne kadar nefret dolu ve kötümserliğin en yüksek noktalarında dolaşan cümleler kurmuş olursa olsun, alttan alttan takımın yaltakçılığını da en iyi şekilde ve en ucuz şekilde de yapabilmektedir. İşin kötü yanı ise, Hıncal’ın bu şovmenliğine kimsenin ses çıkarmaması, “bir dur orada Hıncal ağabey” diyememesidir. Tek istisna, sanırım Mehmet Demirkol idi. Onun da akıbetinin ne olduğunu herkes biliyor. Hıncal Şov yıllardır devam ederken, Haşmet de iyiden iyiye basiretsizleşen, Hıncallaşan biri oldu çıktı. Eğer çok alakasız bir şeyden bahsetmeyecek ise, diyeceği şeyin temelde Hıncal’ın dediği saçma sapan cümlelerin bakış açısından çok da kopuk olmadığı insanın canını iyiden iyiye sıkıyor. Bilmiyorum, eskiden program bir Hıncal time, bir de Haşmet time şeklinde gidiyordu ve her ikisinin odaklandığı ve anlattığı şeyler birbirinin karbon kopyası gibi durmuyordu. E, bir de derleyici, toparlayıcı ve Hıncal’ın sürekli takıldığı Kenan Onuk da vardı. Denge Politikası vardı sanki üçünün arasında, ama keyifli bir denge politikası.
Son birkaç yıldır, ne futbol muhabbetleri, ne futbol dışındaki geyikleri -ki çok azaldı bu- çekilebilir bir program olup çıkmıştır bu 90 Dakika. Haşmet’in ve Fuat’ın Hıncal karşısındaki sessizlikleri ve uyumu hiç mi hiç sarmıyor artık. Alemlerin en delikanlı adamlarından Cem Dizdar’ın da katıldığı Karşı Saha’ya akmak en mantıklısı. Ama o da iki haftadır yayınlanmıyor. Biz de Hıncal Şov’a bağlıyoruz mecburen. Neyse, İbo Şov bitmiş. Hıncal bitmesin, ama bir düzelsin, toparlansın artık.
guided by voices – blimps go 90
March 11th, 2009

Bilgisayarlarda antin kuntin dertlere deva olması için kullandığımız bir yığın yazılım var. Yok antivirüsü, yok nerosu, yok soulseeki, yok mesanesi, derken sanal hayat ne kadar da kolaylaştı ya… Bazen insan vücudu ya da beyni için de böylesine programların bazıları olsa diye düşünürüm. Kurcaksın nortonu, mcafeeyi, grip falan olmayacaksın kolay kolay.
TuneUp Utilities diye harika bir program var bilgisayarlar için. Yüklüyorsun, bilgisayarındaki bütün yapısal sorunları hallediyor tek başına. Harddiskini birleştiriyor, registry temizliyor, backupları kontrol ediyor, vs… Antivirüs falan hikaye, aslında bunun insanlar için bir versiyonu olmalıydı. Bir basıcan, kafaya defrag çekicek, bi basıcan, bu ülkede yaşadığın, gördüğün gereksiz anılar gibi akıldaki gereksizlikleri, kayıtları, registry cleaner gibi temizleyip düzenleyecek. Gerçekten şahane olurdu. İlerde olur belki ya, kim bilir?
O değil de, bu Mourinho hıyarı gitmiş, yine “Sir”e ileri geri konuşmuş, sonra da sir emekli olduktan sonra united’de görev yapabileceğini ima etmiş. Ulan sana mı kaldı oralar? Ama olur da böyle bir şey gerçekleşirse, bir registry cleaner gerekecek biz unitedlilere; geçmişteki kıllıklarını unutmak için.
jamie lidell – another day.mp3
jamie lidell – multiply.mp3
March 10th, 2009
Kategorisi
Diğer Yazar:
Utku
Bir filmin, bir şarkının, bir hikayenin, vb. keşfi ne kadar tekil ve kendine özgü bir duygu ise, bunları başkalaştırmadan, kenarını köşesini bükmeden, ucunu bucağını değiştirmeden yaşayabilmek de o kadar ferah ve serinletici bir histir bünyelerimiz için. Çoğu keşifler tesadüfi olsa da, bunların keşfedilme olasılığı sadece tesadüf ile açıklanamaz. Bunların her biri aslında kişinin kendisi için çizdiği yoldaki uğraklarıdır.
Hiç hazzetmediğim şeylerden biri, yıllardır orada duran bir filmin, bir şarkının, vb. “to do list” sığlığında tavsiye edilmesi, hatta tavsiyenin de üzerinde dikte ettirilmeye çalışılarak özünden koparılması ve bu yolla da eserin tüketilerek disipline edilmesi arayışlarıdır. Defalarca bu blog’da yerden yere vurduğum “kıymet bilmez” yeni neslin bu hazzetmediğim şeyi sürekli yaptığına tanık olmaktayım.
Bu çocuklara kalıpların dikte ettirilmiş olması, onlara kalıplara uymayan herşeyi terbiye etme, üzerinde yapay bir hakimiyet sağlama ve nihai olarak da kendi kafasındaki kalıba uydurarak içini boşaltmaya yöneltiyor maalesef. Bahsi geçen ritüel, eserlerin ezberlenerek hafızaya depolanması, kendince hayatındaki önemli bir an ile ilişkilendirilerek sözde-kişiselleştirilmesi ve en nihayetinde kendisinden daha iyi bir anlamın çıkarılamayacağı kanısıyla tepeden bakan bir tavırla üçüncü kişilere dikte ettirilmesi ile gerçekleştirilir. İşin en sinir bozucu yanı da bu arkadaşların tüm bunları yaparken -yüksek sesle söylemeseler ya da inkar etseler de – entellektüel bir paylaşım yaptıklarını düşünmeleri ile kendi değerlerine değer katma, gereksiz ve temelsiz olan içi boş özgüvenlerini her seferinde yeniden tesis etme arayışlarıdır.
Zaten bir iki yazımla bu blog’un huysuz ihtiyarı olmuşum çıkmışım, şimdi bütün bunları neden yazıyorum diye kendime sordum ve cevabı yine kendim verdim. Tavsiye örtüsü altında şişirilmiş özgüven tazelemelerine karnım tok! İlk cümlede de belirttiğim gibi kenarını köşesini bükmeden, gereksiz anlamları eserlere eklemlemeden bunları okumak, izlemek ve dinlemek varken ucuz self-marketing’e ne gerek var? Bunları cafcaflı giysiler gibi üzerine giymeye çalışıp niye deforme ediyosun be güzel kardeşim?
March 9th, 2009

Yemekleri, değişik lezzetleri sevmek, gerçekten sevmek, sevebilmek harika bir duygu. Güzel bir pilav size sevgiliniz gibi trip atmaz. Ya lapa gibidir, ya tane tane, ya da biraz kuru. Lapaysa, kuruysa, gidip yoğurt, kalmış et-tavuk suyu vb. eklersin, yersin. Tane tane ise lafa gerek yok zaten. O öyle durur sadece. Sen kendi kafana göre takılırsın, nasıl hissediyorsan onu yaparsın ve kafan rahat olur sonuçta. Önünde gördüğü değişik malzemeler ile nasıl bir şey yapacağını düşünen insanın sorunu, sorunların en güzellerinden biridir. Kendiyle başbaşa kalmanın verdiği rahatlatlık, sonucunda lezzetli olmasının umulduğu yemeğin verdiği heyecan, pişirme-hazırlama sürecinde, bazen saatler sürse bile, insanın başka salak saçma şeyleri unutup sadece o yemeğe odaklanabilme gücü… Kıpkırmızı çeri dometesini bıçakla keserken çof diye patlayarak etrafa sıçraması, patatesleri ezerken ki “aman pütür kalmasın mükemmeliyetçiliği”, enfes bir peynirin yanında yudumlanan kırmızı şarabın ağızda bıraktığı hafif tuzlu-mayhoş tat, güzel pişmiş bir levreği yerken gözlerin kocaman açılarak sadece o balığa ve kılçıklarına odaklanılması… Evde yemek pişirmek ve yemek, bence insanın kendi evi-mutfağı olması için yeterli nedenlerin en başlıcalarındandır. O evde dırdırı buzdolabındaki trakya eski kaşarı, ezine koyun peyniri yapmayacaktır.
Zoo Animal – The Kitchen
March 8th, 2009
Kategorisi
Diğer Yazar:
Barış
Boşluk içinde olmak hiç çekilemeyen bir şey. İnsanın içindeki şevk bir yerlere gidiyor, onu bulabilmek gittikçe zorlaşıyor. Şevkin gitmesi, insanın kendisini, o içinde bulunduğu durumdan çekip çıkarması için yeterli çaba göstermesini de zorlaştırabiliyor. İnsan içinde bir sis bulutu olduğunu görüyor ama o sis arkasına geçemiyor. Belki birçok şeyi hazır, hap halinde yutmalık elde ettiğimizden dolayı bu güçsüzlük daha da çok işliyor insanın içine. Mala bağlamışlığın ne olduğu bizzat yerinden öğreniliyor. Günler, haftalar, aylar bir kıvılcımı beklerken geçip gidiyor. Daha kötü olan ise, o geçen zamanların farkında olmak.
İnsan daha basit, daha aptal, daha az düşünen ve düşündüğünde daha direkt düşünebilen, çok fazla getirisi nedir-götürüsü ne olur hesabı yapmayan biri olduğunda daha çok mutlu olabiliyor. Çünkü yapması gereken şeyleri basitleşitirdiğinden ve sorgulamasını azalttığından dolayı mutlu olabildiği şeylerin hayatındaki diğer gelişmelere göre oranı oldukça fazlalaşıyor. Öte yandan bazı insanlar ilk izlenime göre değerlendirilse, sanki mutsuz olmak için yaşıyormuş gibi duruyor. Çok fazla sorgulamalar, çok fazla önemsemeler derken kafa allak bullak oluyor. Bir şeyleri dürtmeden rahat duramıyor kafa. Ee, insan da genelde kendini mutlu edebilen şeyleri değil de, diğer şeyleri dürter, eller, bu neymiş, bu neden böyleymiş diye eşeler durur günlük hayatını. Bu bana kalırsa fazla odaklanmadan kaynaklı, odaklanamama sorunu ile sonuçlanabiliyor. Hayatın birçok zaman berbat olduğu gerçeği yadsınamaz. Ama bana kalırsa, insan zekası, eğer topluma, ona, buna bir çeşit fayda sağlayamayacaksa, bir süre sonra bir miktar boşvermişliği hakeden bir şeydir. Çok az şeyin bile mükemmel olmasının imkansıza yakın olduğu bir durumda, insanı rahat, sakin ve “sadece belli bazı açılardan” mutlu kılabilmenin yolu bir şekilde dış faktörlerden uzaklaşıyor, kişinin kendi kendisine bakabilmesiyle orantılı hale geliyor. Kendine bakabilmesinden kastım, iyi beslenmesi, spor yapması falan değil. Kendini mutsuz, huzursuz yapan şeyleri iyi analiz edebilmesiyle alakalı. Bu analiz dahilinde dış faktörleri görmek en kolay şeydir. Zor olan kendi içini görebilmek sanırım.
Kendi içini, o içindeki sisin arkasını görebilmek, insanın hayatında en çok istediği şeylerden bile olabiliyor. Oldukça acı bir durumdur bu. Sadece ümit ederek geçiyor günler.
Not: Amma saçma bir yazı oldu ya...
Baby my head’s full of wishes
Baby my head’s full of pictures
Baby my head’s full of colors
G 500 – Pictures
January 18th, 2009
Kategorisi
Diğer Yazar:
nevzat

Gördükçe sinirim bozuluyo, insan insana yapmaz bunu. Ben de Karazhan’da hunter açıp, ayı pet’ime gokhan ismini uygun görücem artık, bana başka çare bırakmadın.
January 14th, 2009

Freak out! and Freak In! diye alter ego’ya geçerdi. Lisedeyken akşamüstü eğlencemizdi şifreli mi şifresiz mi ne idüğü belirsiz Cine 5′te. Steven Spielberg presents diye de pazarlamasını yapmışlardı, sanki adam şu şu espriyi bu hafta kesin yapın dermiş gibi.
Freakazoid Theme
December 11th, 2008

İnsanın kendini kalabalık içerisinde daha iyi farkedeceğini ve tartabileceğine inanıyorum. Etrafındaki, yakınındaki şeylerle kendini karşılaştırıp kendince doğru olan şeyleri daha net farkedebilir. Dışardan bakmanın çoğu zaman bir şeyleri anlamak için doğru yol olmadığını düşünüyorum yani. Mainstream’den de kaçmamak gerekiyor haliyle. Mainstream olmayan, benzer olgular ile iç içe geçmiş zevkler ve tavırlar bir kişinin karakteristik özellliklerinden olabilir fakat bunun keyfini sadece olmadığın şeylerden uzak kalarak, kaçarak yaşamak da mümkün değildir. Kendi farklılığını keşfetme çabasıyla, ‘çok’ olandan kaçmak, uzak kalıp onu sadece kişinin kendisini uzak tutabilmesini bir başarı kılıp o ‘çok’ olanı düşük görmek çok sağlıklı bir davranış olamaz. Bazı gerçekler vardır ve bu gerçeklerden uzak kalındığında, insan kendi içerisinde bir kurgu yaratır. Bu kurgu ile öylesine yakınlaşır ve bu kurguyu öyle bir içselleştirir ki, aslında içinden çıkılmaz bir kısır döngü yarattığının farkında olamaz artık. Sadece o kurgu ve o kurgu ile alakalı şeyler güzelmiş gibi gelir. Belki gerçekten de güzeldir fakat bunun güzelliğini sadece kendisini mutlu kılma adına kendisi yaratmıştır. Bir nevi oyundur. Bu oyun daha sonra kişinin yaşamında daha da büyük roller oynar. Benzer oyunlar ile yine kendi mastürbasyonunu yapan insanlar bir şekilde bir araya gelir, yakınlık sağlar. Ama aslında her birinin olayı sadece kendisiyledir. Yani ortak olan şey pek ortak değildir, sadece mutlu olmaya olan yönelim şekli benzerdir. Bu kimi zaman belli bir müzik türüne odaklanmak ile olur, kimi zaman belli bir yönetmenin filmlerine kapılmak ile… Kendini diğer milyonlarca şeyden uzak tuttuğunda yalnız ama sahiplenebildiği bir şeyin olmasının faydasıyla bu yalnızlığın farkında olmayan biri olur çıkar insan. İhtiyacı olanının da bu olduğunu düşünür bir süre sonra. Bu bence biraz yenilikten korkmaktır. Değişmekten korkmaktır. Daha doğrusu değişimin kendi kontrolünden bağımsız olmasından kaçarken, kendi iç dünyalarında yarattıkları ritim, aslında başlı başına yeni bir kontrolsüzlük getirir. Çünkü kendini dış dünya ile tartamayacağından, kendini kontrol etme mekanizmasını kullanamaz. Nereye sürükleneceği belli olmaz.
December 8th, 2008
Kategorisi
Diğer Yazar:
Barış

The Wrens Cover; dinle
(thankscaptainobvious.net
loveyoubunny.net)
December 6th, 2008
Kategorisi
Diğer Yazar:
Barış

Link (http://.musicisart.ws)
If I can’t pay attention
I can’t think about
all the things that lead me to doubt
how much I am in the things that I do
what’s new to me and what I already knew
but I can’t see or hear
and I need to know if I’m missing something
But I don’t need this in my life right now
is the last thing to say to me when I don’t know how
to get beyond thinking of things
that are unimportant like this
I had no worries when I had no doubts
courage was something I could live without
but that’s impossible
when there’s something missing
I don’t need to tell you
take it easy on me
when that’s something I need
When I had no worries I had no doubts
at this point that’s something I’ve forgotten about
like what’s missing
But I would happily give it away
to know why I never give anything up
October 11th, 2008
Hiç yeni müzik dinlemiyorum. Bir ara sürekli grup araştırması yapardım, Barış bilir, puffy pillow bunny strawberry pop icecream sugar baby kelimelerini içinde bulunduran tüm grupları, grup üyeleri hello kittyli not defterlerine sahip olan orta okul öğrencileri bile olsa, ki öyle bişiy yok hepsi eski metalci, sonradan twee pop albümleri çıkararak mutlu olduklarını görmek hoşuma giderdi ve dinlerdim çünkü insanları çok seviyorum ve mutlu olmalarını görmek en çok sevdiğim şey. Şarkı sözlerinden müzik blogları açardım ve tüm sevenlerime armağan ederdim beni daha çok sevsinler diye insanlarla paylaşırdım mutlu olurduk hepimiz çünkü içimde engel olamadığım bir müzik ve insan sevgisi var…
…dı. Ama bitti şimdi. Şu anda yepyeni bir bağımlılık geliştirdim. sürekli film ekliyorum torrente. Benden daha özenle araştırma yapıp sırada 263 filmden fazla film olan varsa arşivlerimizi karşılaştırabiliriz. Benim arşivimde daha fazla sıkıcı film olduğuna bahse de girerim. Görüldüğü gibi yazıcak hiçbişeyim yok bilmediğiniz ya da ilgi çekebilcek, o yüzden bu blogu da kimsenin okumadığına dair garanti aldığım için burda boşluk doldurmaya ve sürekli barış kendi yazıyor diye gözükmek istemediği için devrik cümlelerimle bilgisayar ekranımıza konuk olmaya karar verdim. Hepinize iyi günler dilerim.
�