Archive for the Yaşam category
May 6th, 2008
Adsl’nin yaygınlaşmasıyla birlikte sanırım yurdum insanının birçoğunun uyku saatleri de dramatik değişimler göstermeye başladı. Eskiden, eskiden dediğim de şundan 4-5 sene öncesine kadar, kabaca 15-25 yaş civarındaki topluluğun sanırım çok küçük bir kısmı düzenli olarak gece 03:00 civarı ayakta olurdu. Bunların da çoğu ikinci öğretim okuyan öğrencilerdi haliyle. Şimdiye baktığımda ise, biliyorum ki tonlarca insan farklı farklı sebeplerden ötürü sapıtmış bir uyku düzenine sahip durumda. Günümüzde ise gece 01:00-02:00 gibi birisiyle nette karşılaşıp konuşmak olağan bir durum halini almış gibi geliyor bana. Neden böyledir anlamış değilim? Gece bilgisayar başında takılmak daha fazla zevk veriyor olabilir. Kişi ne ise işi, onunla gece uğraşmak istiyor olabilir. Ailesiyle yaşıyorsa, sevgilisiyle daha rahat konuşabilmek için evdekilerin yatmasını bekliyor olabilir. Gündüz çuvala girmiş, bulunamıyor da olabilir. Ama bir şekilde bu döngü belli bir toplumu saracak şekilde çoktan yola koyulmuş, yeni bir sosyal saat düzeni oluşmuş durumda: Gündüz -daha doğrusu öğlen- 12:00, 13:00 gibi uyanınca bir insan, günlük alışkanlıklarını yerine getirme süreci de orantılı bir şekilde kayıyor olabilir. Bu düzen kimine göre boktan kimine göre daha çekilebilir olabilir. Ama olumsuz yönünden bakmak tabii ki çok daha kolay ve mantıklı olacaktır. İnternetin yaygınlaşmasının benim gözümdeki en olumsuz yanı gelecek nesiller üzerinde olacaktır. Bugün kendini bilen bir kişi, görece düzensiz bir yatma-kalkma saatleriyle yaşıyorsa o onun kontrolünde, bilincinde yapılan bir şey olarak kabul edilebilir. Yanlışsa kendi bileceği bir şeydir. Ancak ortaokul, hatta ilkokul çağındaki veletlerin geceyarılarına kadar bilgisayar başında takılması, çocuk olduğundan bir haber, internetin türlü ortamlarında kendini kaybetmesi beni üzüyor. Kendimden bir örnek vermek isterim. Bir dönem keyifle oynadığım bir bilgisayar oyunu vardı. İnternet üzerinden arkadaşlarla oynadığımız bir oyun. Boş zamanımda da oynardım, ertesi gün vize ya da final sınavım olsa da ders çalışmaktan kafam ambale olduğundan o kafayı rahatlatmak için yatmadan önce, geceyarısı da oynardım. Kimi zaman sabaha karşı saat 03:00 veya daha geç bir saatte de oynadığımız olurdu yani. Her neyse… Oyunu oynanlar arasında, oyunu abilerinden öğrenmiş 9-10 yaşlarında birkaç tane ufaklık da türedi zamanla. Gündüz oynadıklarını görüyordum, çok ters gelmiyordu. Ancak zamanla bu veletlerin geceyarıları, normal bir çocuğun onuncu uykusunda olması gereken saatlerde oyunda olduğunu görünce bu işte bir tuhaflık var dedim kendi kendime. Şimdi bu çocuğun normal bir gelişime sahip olması mümkün müydü? Öğlene kadar yatakta uyuyorsun, kahvaltı ediyorsun, bilgisayar başında oyunu açıyorsun. Akşam yemeğine kadar oradasın. Yemekten sonra tekrar oturuyorsun… Geceyarılarına kadar. Ve sen nefes aldığın ortamın bile gelişimininde büyük etkilere sahip olacağı bir yaştasın. Bu bir de sadece benim deneyimlediğim bir olay. Kim bilir benim bilmediğim kaç bin tane ufak çocuk vardır böyle? Şimdi burada suçu doğrudan internete mi atıyorum? Hayır. Tabii ki suç onların annesi, babası, abisi, ablası olacak vasıfsız insanlarda. Ama ben bu durumun nereye gideceğini endişeyle merak ediyorum. Bugün youtube’de ya da başka yerlerde gördüğümüz küfür dolu, birbirinden alakasız yorumları yapanların yaş ortalamasının 15′i geçeceğini sanmıyorum. Demek istediğim şu; şimdi biz bu tip yorumları gördüğümüzde “yahu ne biçim memleketiz, iki dakika doğru duramıyoruz” vb. düşüncelere kapılıyoruz ya, bu aslında sadece bir sürecin başlangıcı da olabilir. Bu tip dengesiz bir kafa yapısıyla yetişen nesil arkamızdan geliyor. İleride insanların birbirine nasıl bir saygı sergileyeceğini kestiremiyorum açıkçası. Karakteri, zihinsel gelişimi hiçbir şekilde oturmamış bir insan sürüsüyle karşılaşabiliriz (evet, bugün bile lise, hadi bilemedin daha yeni üniversiteye girmiş gençlere bakınca insan bir garip oluyor, ‘bu mudur yani?’ diyor). Nereye gideceğiz, hiç bilemiyorum. İleride çocuk sahibi olsam, çocuğumu nasıl kontrol edicem bilemiyorum. Kontrol kelimesi de kendi içinde bir korku veriyor zaten.
February 21st, 2008
Uzun süredir TBMM'nin gündeminde olan, tasarı halindeki yeni vakıflar yasası 'Türban' tartışamlarının ardından yeniden gündeme oturmuş gözüküyor. Zamanında, 2006 yılında cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından meclise geri gönderilen tasarı, 2007 seçimlerinin ardından pek fazla beklemeden tekrar meclis gündemine geldiydi. O günkü halinden pek farklı olmayan tasarı, Sezer tarafından onay alamazken gerekçe kendisi tarafından şu şekilde açıklanmıştı: "1982 Anayasası'nın Başlangıç bölümünde 'hiçbir etkinliğin… Türk ulusal çıkarlarının… Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin… karşısında koruma göremeyeceği' belirtilmektedir. Yeni yasa bu vakıfların Lozan'da olmayan 'ekonomik ve siyasi güç' elde etmesine yol açacaktır."
Avrupa Birliği uyum sürecinde çözülmesi gereken önemli sorunlardan biri hiç kuşkusuz gayrimüslim vakıflarının uğraştığı belli sorunları ortadan kaldıracak yeni düzenlemeler getirilmesi konusundadır. Yıllardan beri gayrimüslim vakıflarının ellerindeki malların adeta gasp edilerek alındığı, kendilerine mal edinebilme konusunda bir imkanın tanınmadığı ülkemizde, bu yeni tasarı insanların haklı olarak biraz umutlanmalarına neden olduydu. Fakat içeriğine baktığımızda gayrimüslim vakıflarının en büyük sorunlarına merhem sürmekten biraz uzak olduğu görülüyor. Tasarıya göre, yeni vakıflar Türk Medeni Hukuk kurallarına göre kurulabilir denildiğinden gayrimüslimlerin yeni vakıf kurmasının önüne engel konulmuş oluyor. Çünkü Türk Medeni Hukuku "belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz" demektedir. Böylesine bir çelişkinin yeni tasarıda yer almaması ya da yeniden düzenlenmesi gerekir. Bunun yanında, Tasarı 1960'ların sonlarından beri uygulanmakta olan bir haksızlığı ve hukuksuzluğu bir yerden kapatırken başka bir yerden yeniden karşımıza sunuyor. 60'ların sonlarından beri devam eden durum nedir peki? Bu durumu 19 Şubat 2008 tarihli, Can Dündar'ın hazırlayıp sunduğu 'Neden?' programının konuklarından Prof.Dr.Baskın Oran şöyle izah ediyor: "…1960’ların sonuna kadar gayrimüslimler vakıf bakımından hiçbir sorun yaşamadılar. Fakat 1964 yılında, hatırlayacaksınız, bir Türk albayın eşi ve çocukları hunharca katledildiler bir banyo küveti içinde ve ondan sonra Türkiye Cumhuriyeti Yunanistan’ı sıkıştırmak için Türkiye’deki gayrimüslimlerin vakıflarına el attı. Rumların vakıflarına, fakat bu arada bütün gayrimüslimlerin vakıflarına. Vakıflar genel müdürlüğü, sadece gayrimüslim vakıflara bir genelge yolladı 'vakıfnamenizi getirin diye'. Vakıfname bir vakfın ne yapıp ne yapamayacağını belirleyen belgedir. Bunlar dediler ki; 'efendim bizim vakıfnamemiz yoktur, çünkü biz Osmanlı döneminde, her birimiz bir padişah fermanıyla kurulduk'. Vakıflar genel müdürlüğü dedi ki ben bilmem, eğer vakıfnamemiz yok diyorsanız o zaman 1936 yılında verdiğiniz beyannameyi ben sizin vakıfnameniz sayarım, orada mal edinmeye ilişkin bir hüküm varsa mal edinebilirsiniz. Eğer mal edinebilir diye bir hüküm yoksa 36 yılından itibaren edindiğiniz parayla, bağışla vs. ile edindiğiniz bütün taşınmaz mallara el koyarım dedi ve 60’ların sonundan itibaren de 2003 yılına kadar bu işi yaptı. Şimdi 36 beyannamesi nedir? 36 beyannamesi matbu bir evrak. Şu ada şu parselde şu menkulüm var, şu ada şu parselde şu gayrimenkulüm var diyen bir evrak. Onun üzerinde mal edinebilir, edinemez diye bir şey olamaz. Peki bu 36 beyannamesini niye yayınladı? Sayın bakanın da dediği gibi 35 yılında Atatürk bir vakıflar kanunu çıkardı ve hemen bir ay sonra bütün vakıflara yani İslam ve gayrimüslim bütün vakıflara bir genelge yolladı, elinizdeki malların listesini yollayın diye. İşte 36 beyannamesi budur, amaç o sıradaki devrim kanunlarına ek olarak bazı İslamcı vakıfların gayri menkullerine el koymaktı. Fakat Atatürk hızla ölüm sürecine girdi ve bunlar tozlu raflara kalktı… bu 36 beyannameleri, 60’ların sonuna kadar. 60’ların sonunda Vakıflar Genel Müdürlüğü bunu Kıbrıs konusunda bir koz olarak indirdi ve gayrimüslim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kurduğu vakıflara el koymaya başladı…" Şimdi bugünün yasa tasarısına baktığımızda ise, bu vakıfların daha önce mal edinemelerine, edindiklerinin de ellerinden alınmasına neden olan 'vakıfname' veya 'vakıf senetleri' meselesi, bu sefer de kendilerinin uluslararası faaliyetlerine ve işbirliği yapmalarına engel olacak gibi duruyor. Çünkü yeni tasarıya göre uluslararası faaliyet ve işbirliği için vakıf senedi gerekmekte. Bunun dışında yeni tasarı, yıllardır gayrimüslim vakıfların ellerinden gasp edercesine alınmış malların iadesine ilişkin çok az ve kısıtlı bir düzenleme getiriyor. 60'lardan bu yana ellerinden alınmış olan bu malların iadesine ilişkin bir şey bulmak pek mümkün değil. Bu vakıflardan alınmış birçok malın da üçüncü kişilere satıldığı biliniyor. İyi niyetli üçüncü kişilere satılmış olan malların geri iadesi hukuki olarak mümkün değil. Tasarının bu durumlarda bir çeşit tazminat ödeme yolunu açması en doğrusu olurdu. Yine de AİHM'ye gitmek mümkün ve birçok vakfın başvuruda bulunacağını öngörmek pek zor değil. Yeni tasarının daha birçok eksiği olsa da bunların hepsini burada belirtmek bu yazının amacı değil.
Bütün eksikliklerine rağmen ve gayrimüslim vakıfların yıllardır uğradığı, pek insancıl olmayan haksızlıkları ortadan kaldırmakta çok başarılı olacak gibi durmasa da, yeni vakıflar yasası için hiç yoktan iyidir diyebiliyoruz maalesef. Fakat, meclis ve haliyle toplum içerisindeki tandansların buna bile izin vermeye niyetli olmadıkları ortada. 2 yıl önce Ahmet Necdet Sezer'in yasayı geri gönderirken ki atıf yaptığı Lozan Barış Antlaşması, bugün de mecliste CHP ve MHP tarafından yeni vakıflar yasasına yaptıları eleştirilerin temelini oluşturuyor. Efendim neymiş; bu yeni yasa Lozan'da oluşturulmuş olan, Yunanistan ile Türkiye arasındaki, müslüman ve gayrimüslim azınlıklar konusundaki mütekabiliyet esasına aykırıymış. Diyorlar ki, bugün Batı Trakya'da müslüman Türk azınlığın içinde bulunduğu problemler varken, Yunanistan hükümetleri bu azınlığa karşı öylesine umursamaz tavırlar içerisindeyken, biz bu yeni vakıflar yasasında planlanan iyileştirmeleri kendi ülkemizdeki gayrimüslim azınlığa vermemeliyiz. Çünkü bu diplomasiye, bu ülkenin temelleriyle önemli bağları olan Lozan Barış Antlaşması'na uyan bir hareket olmazmış. Şimdi bir kere şunu iyi anlamak gerekiyor. Lozan'da herhangi bir mütekabiliyet ilkesi olmadığı bir gerçek. Bunu uluslararası ilişkiler okumuş ya da hukuk okumuş birinin bilmesi zaten gayet doğal ama durumu yine 'Neden?' programından, Baskın Oran'ın cümlelerinden alıntılayarak anlatacak olursak: "…Mütekabiliyet olmadığı su götürmez. (…) Lozan’da mütekabiliyet falan yok, çünkü Lozan Türkiye ile Yunanistan arasında bir antlaşma değil. Lozan çok taraflı bir antlaşma. Lozan bir barış antlaşması. Mütekabiliyet falan filan yok, fakat en kötü yorumu koyalım. Lozan’da 45.nci madde paralel yükümlülükler değil de mütekabiliyet getiriyor diyelim. Bu devletler hukukuna aykırı olur. Çünkü birincisi, eğer mütekabiliyet var derseniz, mütekabiliyet doğrudan doğruya misilleme demektir ve soydaş için vatandaşı harcarsınız. Bir ulus-devletin görevi soydaşa değil vatandaşadır birinci sefer. İkincisi, 1969 tarihli Viyana antlaşmalar sözleşmesinin 60'ıncı maddesinin 5'inci fıkrasına göre insan hakları konusunda mütekabiliyet olmaz. Bu da insan ve azınlık hakları, anlatabiliyor muyum? Yani Lozan’da mütekabiliyet yok, nokta. Şimdi niçin 45'inci madde konmuş diyecek olurlarsa ben hemen onu da söyleyeyim. Lozan bir değil, iki tane savaşı bitirdi. Bu savaşlardan birini Türkiye kaybetti, birini kazandı. Kazandığı savaş Kurtuluş Savaşı’dır, kaybettiği savaş birinci dünya savaşı’dır. İkisini birden bitirir. Onun için Lozan’da Atatürk ve ekibi bütün istediklerini alamadı. Mesela misak-ı milli’nin 3 tane yerini dışarıda bıraktı. Batum, İskenderun, Musul-Kerkük. Dolayısıyla adaları dışarıda bıraktı. Ticaret, adalet ve sağlık alanlarında 5 yıl Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına kapitülasyon getirdi. Bir sürü eksiği vardır Lozan’ın. İşte bütün bunları meclisten geçirebilmek için 45'inci maddeyi koydu. Tamamen iç tribünlere oynamaktır."
Bütün bunlara rağmen mecliste CHP ve MHP, toplumda da köktenmilliyetçi ve sözde sol tandanslar durumun mütekabiliyet esasıyla ilgili olduğunu ve bu yüzden bizim de gayrimüslim azınlıklarımıza "ayrıcalıklar" tanırken daha dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorlar. Gerçi toplum içerisindeki köktenmilliyetçilerin düşünceleri maalesef sadece bu kadar "iyi niyetli" kalmıyor. 'Ver gazı, coştur lazı' misali, birbirimizin düşüncelerini körükleyerek gelinen noktada insanlar artık bu yeni yasa ile gayrimüslimlerin ileride 'Beyaz Türklerin' kapılarına gelerek "bunlar zamanında bizimdi" diyerekten evlerini, topraklarını vb. alacağını sanıyor. Biz ki yıllar önce gayrimüslim azınlığın mal varlıkları ve sermaye birikimlerinin üzerinden bir çeşit Yerli Burjuva oluşturmaya kalktık. Bununla yetinmedik, aynı gayrimüslim azınlığın bu toprakları terk etmesi için elimizden geldiğince uğraştık, uğraşıyı, hukuksuzluğumuzu Yargıtay kararlarıyla perçinledik. Kendi cemaatinin bir şekilde birleştirdiği paralarla aldığı yetimhanelere devletçe el koyduk. Okullarını, sosyal kurumlarını idaresiz bırakıp işlemez hale getirerek yine devlet eline geçirdik. Bugün, zamanında Hrant'ın doğduğu Tuzla'daki yetimhaneye devlet tarafından el konulmakla kalınmamış, üçüncü kişiye satılmıştır. Bizim karışımızda bunlar gibi onlarca, yüzlerce örnek varken, daha tam bir iyileştirme getiremeyecek olan bir vakıflar yasasına karşı bile tepki gösterebilen, bahaneler bulabilen, mütekabiliyet zırvalığının arkasına gizlenerek her fırsatta Batı Trakya'daki azınlığı emellerine alet eden insanlarla nasıl ve nereye gideceğiz, sorarım? Türban çağdışıdır derken, başka çağdaşlıkları, çağdaşlıktan öte, insan haklarıyla ilgili birtakım gerçekleri unutanlarla nereye gideceğiz? Kendilerini sol olarak görmüş insanların gayrimüslim azınlığı hiçe sayarcasına hareket ederken, İslamcı olarak adlandırılanların gayrimüslimler adına öyle ya da böyle olumlu atılımlar yapar görünümüne gelişidir şu anki durum.
January 24th, 2008
Bunu ekşisözlük'te gördüm; idare et abi başlığının altında yazıyordu:
"bunu söyleyen buyuk ihtimal bir türktür. toplumca, kurallara uymama, uyamama gibi bi sorunumuz oldugu icin, ya da yaptigimiz-yaptiracagimiz islerde daima eksik bir seyler biraktigimiz icin idare etme, ettirme zihniyeti her zaman kafamızda vardır. idare etmeyenlere de gıcık kaparız."
Aklım vaktizamanında Ayhan Aktar'ın Social Change derslerinden birinde (sanırım gesellschaft gemeinschaft mevzularına da değindiği ders idi) söylediği sözlere gitti. Kendisi Türklerin kullandığı bazı ifadelerin herhangi bir yabancı dilde karşılık bulamayacağını söylemişti. Bu konuda verdiği örnek ise 'idare et abi' cümlesiydi. Bu cümle içerisinde karşımızdakine ifade edilmeye çalışılan duygunun, niyetin, hissiyatın bir bütün içerisinde, yabancı bir dilde karşılığı yok demişti Ayhan Aktar. O an düşünmüştüm İngilizce'de 'idare et abi'yi nasıl söylerdim diye. Gerçekten de bulamamıştım… Şu ana kadar da bulabilmiş değilim. Özledim sevgili Ayhan Aktar'ımızı yahu!
August 6th, 2007
Pazar gunleri konusunda sıkıntım var. Halbuki ertesi gun ne iş, ne de ders var. Şu son cumleyi yazarken farkettim ki, işte sıkıntı burada. Boşlukta olmakta. Pazartesinin de pazardan farkının olmayacagini bilmekte sanirim.
Pazar sabahi kurulu saat ile uyanmak da bir garip aslında. Belki de sorun oradaydı.
Neyse bu oykunun arkası gelmeyecek.
Belki sıkıntıyı 'donovan' ile daha da sıkmak lazım.

Donovan - Mellow Yellow
Donovan - Young Girl Blues
Donovan - Sand and Foam
July 5th, 2007
Selam site. Bu yazıyı sana okuldan yazıyorum. Bugün üniversitemdeki son sınavıma (öyle olmasını diliyorum) giricem. International Organisations dersinden tek ders sınavına kalmıştım. Okulun bitmesi için bu sınavı vermem gerekiyor. Sınav saat 11 de olacaktı fakat hoca soruları hazırlamayı unutmuş olduğundan saat 3'e ertelendi. Ben de şimdi böyle boş boş ve gergin bir şekilde sınav saatini beklemekteyim. Arada ders çalışıyorum fakat o da çok baydı, özellikle böyle bir sıcakta ders çalışmak beni çok zorluyor. Bu arada, başka arkadaşlar da efsanevi International Relations dersinin tek ders sınavındalar. Onların işi biraz daha zor aslında. Neyse ki Şükrü hoca bir iki iyilik yapıyor :] Neyse. Şimdi, regionalism üzerine soru gelirse çok rahat sallarım, yazarım bayağı bir şey. Onun dışında United Nations ile ilgili bir karşılaştırmalı soru gelirse onda da çok zorlanmam diye düşünüyorum. ASEAN ve League of Arab States üzerine gelebilecek sorular ise biraz zorlar sanırım. O yüzden onların gelmemesini diliyorum. Tek ders'e kalmama sebep olan Organisation of American States ile alakalı bir soru çok detay istemediği sürece benim yüzümü güldürecek bir başka konu. NATO kesinlikle istemiyorum çünkü çok karışık anasını satıyım. OSCE üzerine de yazabilirim sanırım. Ve gelelim Avrupa Birliği'ne. Tarihsel süreci üzerine çıkmış sorular çok gördüm 2-3 yıldır fakat yine de istemiyorum çünkü can sıkıcı. Kurumsal açıdan bazı salt bilgi isterse hoca, European Court of Justice en iyi bildiğim fakat diğerlerini oldukça detaylı. Neyse. Ben şimdi ubuweb'de biraz daha takılayım, 8mbit internet hızıyla downloadun kitabını yazıyım.
June 25th, 2007
Bağımsız sol adayı mı parlamentoda görmek istersiniz, yoksa sistem partilerinin aday listesinde orta sıranın altında yer alan bir adayı mı?
Ahmet İNSEL
Bağımsız adaylar seçim gündemine tüm ağırlığıyla girdi. Birçok bölgede seçmenler, sistem partilerinin kendilerine dayattıkları milletvekili adaylarına oy vermeye artık mecbur değiller. Birçok seçim çevresinde, özellikle demokrat, özgürlükçü seçmenlerin, sol sıfatını tekeline alarak, sol değerleri iğfal edenlere kerhen oy verme gibi bir gerekçeleri olmayacak. Ve, "kimse beni temsil etmiyor" diyerek, sandığa gitmemenin ya da boş oy vermenin de gerekçesi kalmayacak. Elbette tüm Türkiye'de, bütün seçim çevrelerinde değil, ancak seçim sisteminin bağımsız bir adayın seçilmesini olanaklı kıldığı yerlerdeki demokrat seçmenlerin ellerinde böyle bir tarihi fırsat var. Diğer seçim çevrelerindeki demokratlar ise bu olası tarihi başarının ortağı olacaklar. Birçok kez belirtildi ama tekrarlamakta yarar var. 12 Eylül rejimi, yüzde 10 gibi son derece ağır bir ulusal baraj yaratarak, sonuçta tek turlu bir çoğunluk sistemini empoze etti. Sistem iki veya üç partinin Meclis'te temsil edilmesini öngörüyor. Barajı geçen partilerin kendilerine verilmeyen oyları gasp edip, boş kalan milletvekillerini aralarında paylaşmalarını örgütlüyor. 2002 seçimlerinde, AKP ve CHP geçerli oy veren seçmenlerin yüzde 45'inin oylarını gasp etti. Ne iktidar partisi ne de muhalefet, dört buçuk yıl boyunca, seçim sisteminin değiştirilmesi yönünde en ufak bir girişimde bulunmadı. Bu baraj rantı koalisyonunu önümüzdeki seçimlerde büyük ihtimalle bağımsız adaylar bozacak. Baraj birçok yerden delindiği için işlevini kaybedecek.
Bunun yanında, siyasal rejimin otoriter özüyle uyumlu olan sistem partileri, yasaların ve seçim sisteminin de buna uygun olması sayesinde, milletvekillerinin seçmenler tarafından değil, parti liderleri tarafından seçilmesini artık bir kural haline dönüştürdüler. Özellikle çok sayıda milletvekili çıkarılan seçim bölgelerinde, seçmenlerin oy verdikleri partinin listesinde yer alan milletvekillerinin çoğunun adını hayatlarında ilk kez duyduklarını biliyoruz. Seçildikten sonra bile bölgesindeki seçmen tarafından çoğunun adı dahi bilinmiyor. Bunlar seçmenlerini değil, parti liderlerini temsil ediyorlar. More
June 24th, 2007
Kategorisi
Yaşam
Yazar:
Barış
İstanbul 2. Bölge Bağımsız Sol Adayı
June 24th, 2007
Bugünlerde Deniz Baykal'a yüklenmek, sürekli olarak aşağılamak moda olmuş. Adam hep kötüydü, bir tarafında her zaman bir faşoluk seziliyordu ve doğal olarak hiç bir zaman sol değildi, partisi de sol olmadı. Yıllardır bir şekilde Deniz Baykal'a karşı belli bir tutum vardı, ancak günümüzde bir moda ya da dile dolanma olarak tabir edebileceğim bir şekile dönüşmüş, Deniz Baykal'a öyle ya da bu şekilde, şuursuz da olsa giydiren insanlar görüyorum. Bu insanların çok büyük bir kesiminin ortak noktası ise, Deniz Baykal'a karşı olan söylemlerine rağmen, 22 Temmuz seçimlerinde CHP'ye oy verecek olmaları. Şuursuzluk burada yatıyor zaten. Kendilerin dinlediğimizde "Baykal şöyle, Baykal böyle. Ama ne yapalım? AKP mi gelsin gene başımıza?" sanırım en çok duyulan ya da duyulmasa bile hissedilen ifadelerden olsa gerek. En gencinden en yaşlısına herkes aynı. Aynı 'ezber'in etrafında dönüyor. İnsanlar halen ya bu ülkede parti liderlerinin parti içi karar alma mekanizmasında, hatta her şeyinde ne kadar etkili olduğunun farkında değil ya da işine geldiğinde farkında olmuyor. Öncelikle şunu belirtmeliyim, CHP'nin başından Deniz Baykal gitse ne olur gitmese ne olur? Benim için çok büyük bir değişiklik yaratmaz. Ancak CHP sempatizanı bir çok insan için söylemek gerekirse, siz onlara oyunuzu verdiğiniz sürece Baykal orada kalacaktır. Bu biraz değil, tamamen Baykal'a rağmen, Baykal'la birlikte şeklinde bir anlayıştır ve hiç kimseyi hiç bir yere götürmeyecektir. Korkuların çok büyük olduğu belli. Ancak şunu da belirteyim, önümüzdeki seçimlerde AKP'nin yüzde 40 civarı bir oy aldığını gördüğünüzde sakın şaşırmayın. Son araştırmalar ve anketler bunu göstermekte. Şimdi böylesine büyük bir güç karşısında halen eski tip/muhafazakar algı ve anlayışlarınıza sarılarak mı korunacaksınız? Sevmediğiniz bir adamın meclisteki ana muhalafet partisinin lideri olarak, yine bağırıp çağırmaktan öteye gidemeyen siyaset anlayışı sizi o korkularınızdan koruyabilecek midir? Ben öyle olacağını sanmıyorum. Bu seçimler bir değişiklik vakti olsun; "Atatürk'ün partisine vermicem de kime vericem" demeyin. Vakit artık "kendisini sevmem ama napalım abi, güçler bölünüyor" vakti değil. CHP sizi daha ileri götürmüyor. CHP insanların belli bir açıdaki korkularına kalkan olacakmış zannediliyor olabilir, ama ileride çok daha büyük korkulara vesile olacaktır. Günü kurtarmaya çalışan çabalar, maalesef içinde yüzmeye çalıştığımız dalgalı denizi aşmamızı sağlamayacak, aksine bizleri yavaş yavaş dibe çeken akıntılar olarak karşımıza çıkacaktır diye düşünüyorum. Üstelik sular da oldukça bulanık ve bildiğim kadarıyla cumhuriyet kadınlarımızın çok gelişmiş solungaçları ve sonarları da bulunmamakta. Hadi hayırlısı.
May 19th, 2007
Dün girdiğim sınav, belki de girdiğim son vize sınavıydı. Okul iki ay sonra bitiyor. Pek güzel bir his olmasa da üniversite yıllarının son bulması, şu an duygusallaşmaya gerek yok. Finallere kadar kısa bir süreliğine yoğun olmayacağımdan biraz müzik keşfi yapabilirim sanırım. Dave Derby diye bir elemana rastladım. Ne kadar biliniyor, neyin nesidir pek bilmiyorum ama "I use the soap" adlı şarkısı hoşuma gitti. Şarkı aşağıda. Ama diğer şarkıları hayal kırıklığı yarattı. Bunun dışında, Belçikalı Madensuyu'nun albümünü almak istemiştim, 15 € fiyat biçmişler, şimdilik uzak kalsın dedim mecburen. O paraya ebay'dan iki-üç tane az kullanılmış albüm alabilirim. A, B, C gibi enteresan ve ucuz sayılabiliecek alternatifler var. Bir bakıyım… 1 saat sonra da FA Cup finali başlayacak. United! United!… Kendi ligimizde berbat futbola alışmış gözlerimiz biraz şenlensin. Bir iki de şarkı koyalım alt tarafa, kulaklar şenlensin…
voxtrot - silence is a burden.mp3
stephen malkmus - verlaine/verlagne.mp3
christiana rosenvinge - king size.mp3
dave derby - i use the soap.mp3
the fa cup.com
madensuyu.be
ebay.com
dave derby.com
manutd.com
May 6th, 2007
Bir yaz günüydü adeta. Camdan kafamı dışarı çıkardığımda yüksek nemi hissetmemek mümkün değildi. Üstelik henüz öğlen bile olmamıştı. Bu tip havalarda ahşap doğramayı oldukça aratan, beyaz plastik çerçeveli pencereyi kapadıktan sonra kahvaltı için ne yiyeceğimi düşünmeye başladım. Hava zaten son derece sıcaktı ve benim canımı sıkmayacak şeyler yemeye ihtiyacım vardı. Sonuç olarak kornflakes yapıp müziğimi açtım. Patrick Wolf'un son albümüydü. Overture şarkısıyla birlikte benim de günüm başladı. Albümü dinlerken arkamdaki televizyonda spor haberlerinin bütün kanalları kapladığı hissediliyordu. Bir kulağım da oradaydı. Gün büyük gündü. Başından beri pek bir şey sergilemediğimiz bir sezonun içindeydik. Sonunda zafere ulaşsak çok da haketmediğimiz söylenebilirdi. Ancak kim hakediyor ki? Çok büyük umutsuzlukların ardından çıkan "acaba olur mu?" sorusu tabii ki Beşiktaşın şampiyon olup olamayacağı hakkındaydı. Son maçların ardından lider Fenerbahçe ile olan puan farkı 2'ye inmişti ve kendi sahamızda onları ağırlayacaktık. Her şey çok güzel değildi belki, ama kazanmamamız için de pek neden yoktu. Maç saat akşam 9'daydı. Kuzen ve arkadaşla saat 5-6 gibi Beşiktaş'ta buluşmayı planlamıştık. Artık bekleme zamanı başlamıştı. O gün İngiltere'de de City-United maçı vardı ve aynı bizimkisi gibi o da şampiyonluğu yakından ilgilendiren bir maçtı. United'in maçı tek golle kazanması beni mutlu etmişti. Gün güzel başlamıştı ve böyle devam etmeliydi. Saat 4'e geliyordu ve o an için aklımda tek bir soru vardı. Formanın içine tişört giymeli miyim? Hava zaten sıcaktı ve sentetik vb. olan forma beni pişirebilirdi. Bu sorunu da atlattıktan sonra önce Taksim'e, oradan da Beşiktaş'a yol aldım. Kuzen meşhur Şöhretler Köftecisi'ndeydi. Ben de hemen oraya gittim. Maçtan önce karnımı duvarları Beşiktaşın eski futbolcularının resimleriyle dolu Şöhretler'de doyurmaktan daha güzel ne olabilirdi ki? Biz köfteleri beklerken abim de eve gitmeden önce Beşiktaş'a gelip bizim yanımıza uğramak istemiş. Her yer siyah beyazdı, her yer Beşiktaştı. Kendisi galatasaraylıydı ama o coşkuyu görünce Beşiktaşı hemen pas geçemedi. Köfteleri yedikten sonra Çarşı'nın yanındaki Üçler marketten biralarımızı aldık ve Beşiktaş Çarşı'sının önündeki, maç günleri taraftarlarla dolup taşan, sağ tarafında Kazan, sol tarafında cami, dip tarafında kız kur'an kursu bulunduran boşluğa yürüdük. Gün, diğer günlerden farklıydı. Beşiktaşlılar daha bir heyecanlıydı ve bu da tüketilen alkol oranını doğrudan etkilemişti. Ağaç altlarında öğlen saatlerinde kurulmuş çilingir sofraları, açılan yeni rakılar, gelen giden paket paket biralar… Herkesin kafası güzeldi. Bir çokları yadırgayabilir ama bu Beşiktaş taraftarıydı. Güzeldi. Yakılan meşalelerin, söylenen tezahuratların ve şarkıların arasında kendi kendime dedim; bu taraftar bu akşam üzülmemeliydi. Saat 7 gibi stada yürümeye başladık. Dolmabahçe'den geçip stada yaklaşırken yüzüme çarpan rüzgarda deniz kokusunu hissedebiliyordum. 'Emret! Yaparım'ların arasından geçip gişelere yaklaşırken yanımdaki mavi çakmağı bir şekilde saklamaya çalıştım. İçeri çakmak vb. şeylerin yanı sıra bozuk para da alınmıyordu aslında ama komiktir, içeride su aldığında para üstünü bozuk para olarak veriyorlar. Neyse ki çakmağı içeri sokmayı başarmıştım. Sıkıntıdan içilen sigaraları yakmak için gerekliydi o çakmak. Sezonluk kombine biletimiz vardı fakat burası da Türkiye'ydi. Oturacak koltuk bulamamış, merdivenlerde sıkışık bir vaziyette maç anını beklemeye başlamıştık. Sabahtan beri devam eden bekleme sürecinin en son anlarıydı artık bunlar. Arkamda deri ceketli, 20'li yaşlarının sonlarında biri vardı. Önceki saatlerde içtiği içkiden olsa gerek, nerdeyse ayakta duramayacak haldeydi. Kaymıştı. Stad ışıklarından her biri komple yandığında takımlar ısınmak için sahaya çoktan çıkmıştı. Her maçta yaptığımız gibi ısınma düzenine bakarak ilk onbiri tahmin etmeye çalıştık. Daha sonra futbolcular içeri girdiler ve yavaş yavaş nefesler tutulmaya başlamıştı. Maçın başlamasından yaklaşık 10 dakika sonra golü yemiştik. Şok etkisi yarattığı tartışılmaz. İnönü'nün tribünlerinden teker teker dumanlar yükseliyordu. Bu dumanlar dakikalar geçtiğinde arttı. İlk yarının bitmesiyle birlikte tavan yaptı. Umutsuz olmanın, kötü hissetmenin dumanıydı bunlar. Yanan bir şey yoktu, izmaritleriyle merdivenleri dolduran sigaralardan başka. Maça sokabildiğim çakmak bu dumana benim de kendimce bir katkı yapmamı sağladı. İkinci yarıya fırtına gibi başladıysak da, baskı kursak da gol atmayı başaramamıştık. Bütün sezon boyunca "kartal gol gol gol" diye bağıran Çarşı bile gerçek gücünü gösterememişti her ne kadar maç boyu susmasalar da. Evet maçı da şampiyonluğu da elimizle Fenerbahçeye vermiştik. Maçın bitimiyle birlikte bacaklarımdaki yorgunluğu sonuna kadar hissetmeye başladım. Dolmabahçe Sarayı'nın duvarlarından birinin kenarına oturup biraz dinlendikten sonra kafamdaki tek şey bir an önce eve dönüp bu akşamı unutturacak bir şeyler yapmaktı. Bir film izleyebilirdim diye düşündüm. Oysa maçtan önce maçı kazandığımız takdirde sabaha kadar eğlenebilirim diye düşünüyordum. Eve dönmüştüm. Müziğimi açtım. Ayaklarımı soğuk suyun içinde tuttum. Çok yorgun hissediyordum. Üzülmemeliydim. Üzüldüm. Beşiktaşlıyım sonuçta.