Archive for the Yaşam category
October 3rd, 2009
Kategorisi
Yaşam Yazar:
Gökhan
Söylemek için çok çok erken biliyorum ama yine de tütüyor be arkadaşım ne yapayım? Döndürüp çeviremiyorsun ki zamanı tekrar o günleri yaşayasın. Başının döndüğü zamanlar, nedense hep güldüğünü hatırladığın anlar pek uzak geliyor. Halbuki değil. Lakin tadı başkaydı. Herşeyin olduğu gibi. Şimdi uzaklardan bakıyorum uzaklara.
Sepya değildi. Hafif kızarmış, acıya saran bir tatlı renkti. Yeşilimsi. Denizimsi. Mis kokuyor değil mi Asmalımescit sokakları? Hep bir melodi var Tünel’in girişinde. Ya aşağı Galata’ya sallanırken? Beşiktaş’tan Ortaköy’e sabaha karşı yürürken avaz avaz bağrışan martılar. Sıçayım hepinizin bacağına! Özledim! En çok da sizi be gençler, hepinizi…

Koptu Kervan – Bhala Ksika
Koptu Kervan – Katibimi
March 11th, 2009

Bilgisayarlarda antin kuntin dertlere deva olması için kullandığımız bir yığın yazılım var. Yok antivirüsü, yok nerosu, yok soulseeki, yok mesanesi, derken sanal hayat ne kadar da kolaylaştı ya… Bazen insan vücudu ya da beyni için de böylesine programların bazıları olsa diye düşünürüm. Kurcaksın nortonu, mcafeeyi, grip falan olmayacaksın kolay kolay.
TuneUp Utilities diye harika bir program var bilgisayarlar için. Yüklüyorsun, bilgisayarındaki bütün yapısal sorunları hallediyor tek başına. Harddiskini birleştiriyor, registry temizliyor, backupları kontrol ediyor, vs… Antivirüs falan hikaye, aslında bunun insanlar için bir versiyonu olmalıydı. Bir basıcan, kafaya defrag çekicek, bi basıcan, bu ülkede yaşadığın, gördüğün gereksiz anılar gibi akıldaki gereksizlikleri, kayıtları, registry cleaner gibi temizleyip düzenleyecek. Gerçekten şahane olurdu. İlerde olur belki ya, kim bilir?
O değil de, bu Mourinho hıyarı gitmiş, yine “Sir”e ileri geri konuşmuş, sonra da sir emekli olduktan sonra united’de görev yapabileceğini ima etmiş. Ulan sana mı kaldı oralar? Ama olur da böyle bir şey gerçekleşirse, bir registry cleaner gerekecek biz unitedlilere; geçmişteki kıllıklarını unutmak için.
jamie lidell – another day.mp3
jamie lidell – multiply.mp3
March 9th, 2009

Yemekleri, değişik lezzetleri sevmek, gerçekten sevmek, sevebilmek harika bir duygu. Güzel bir pilav size sevgiliniz gibi trip atmaz. Ya lapa gibidir, ya tane tane, ya da biraz kuru. Lapaysa, kuruysa, gidip yoğurt, kalmış et-tavuk suyu vb. eklersin, yersin. Tane tane ise lafa gerek yok zaten. O öyle durur sadece. Sen kendi kafana göre takılırsın, nasıl hissediyorsan onu yaparsın ve kafan rahat olur sonuçta. Önünde gördüğü değişik malzemeler ile nasıl bir şey yapacağını düşünen insanın sorunu, sorunların en güzellerinden biridir. Kendiyle başbaşa kalmanın verdiği rahatlatlık, sonucunda lezzetli olmasının umulduğu yemeğin verdiği heyecan, pişirme-hazırlama sürecinde, bazen saatler sürse bile, insanın başka salak saçma şeyleri unutup sadece o yemeğe odaklanabilme gücü… Kıpkırmızı çeri dometesini bıçakla keserken çof diye patlayarak etrafa sıçraması, patatesleri ezerken ki “aman pütür kalmasın mükemmeliyetçiliği”, enfes bir peynirin yanında yudumlanan kırmızı şarabın ağızda bıraktığı hafif tuzlu-mayhoş tat, güzel pişmiş bir levreği yerken gözlerin kocaman açılarak sadece o balığa ve kılçıklarına odaklanılması… Evde yemek pişirmek ve yemek, bence insanın kendi evi-mutfağı olması için yeterli nedenlerin en başlıcalarındandır. O evde dırdırı buzdolabındaki trakya eski kaşarı, ezine koyun peyniri yapmayacaktır.
Zoo Animal – The Kitchen
March 7th, 2009

The Clientele – Losing Haringey
“In those days, there was a kind of fever that pushed me out of the front door, into the pale, exhaust-fumed park by Broadwater Farm or the grubby road that eventually leads to Enfield: turkish supermarket after chicken restaurant after spare car part shop. Everything in my life felt like it was coming to a mysterious close: I could hardly walk to the end of a street without feeling there was no way to go except back. The dates I’d had that summer had come to nothing, my job was a dead end and the rent cheque was killing me a little more each month. It seemed unlikely that anything could hold much longer. The only question left to ask was what would happen after everything familiar collapsed, but for now the summer stretched between me and that moment. More
January 31st, 2009
Kategorisi
Yaşam Yazar:
nevzat

Ahlak bekçisi Google INC. Sen yanlış yazdın heralde koçum mesajı veriyor.
Google üzerine bir deneme için: hotlink
December 11th, 2008

İnsanın kendini kalabalık içerisinde daha iyi farkedeceğini ve tartabileceğine inanıyorum. Etrafındaki, yakınındaki şeylerle kendini karşılaştırıp kendince doğru olan şeyleri daha net farkedebilir. Dışardan bakmanın çoğu zaman bir şeyleri anlamak için doğru yol olmadığını düşünüyorum yani. Mainstream’den de kaçmamak gerekiyor haliyle. Mainstream olmayan, benzer olgular ile iç içe geçmiş zevkler ve tavırlar bir kişinin karakteristik özellliklerinden olabilir fakat bunun keyfini sadece olmadığın şeylerden uzak kalarak, kaçarak yaşamak da mümkün değildir. Kendi farklılığını keşfetme çabasıyla, ‘çok’ olandan kaçmak, uzak kalıp onu sadece kişinin kendisini uzak tutabilmesini bir başarı kılıp o ‘çok’ olanı düşük görmek çok sağlıklı bir davranış olamaz. Bazı gerçekler vardır ve bu gerçeklerden uzak kalındığında, insan kendi içerisinde bir kurgu yaratır. Bu kurgu ile öylesine yakınlaşır ve bu kurguyu öyle bir içselleştirir ki, aslında içinden çıkılmaz bir kısır döngü yarattığının farkında olamaz artık. Sadece o kurgu ve o kurgu ile alakalı şeyler güzelmiş gibi gelir. Belki gerçekten de güzeldir fakat bunun güzelliğini sadece kendisini mutlu kılma adına kendisi yaratmıştır. Bir nevi oyundur. Bu oyun daha sonra kişinin yaşamında daha da büyük roller oynar. Benzer oyunlar ile yine kendi mastürbasyonunu yapan insanlar bir şekilde bir araya gelir, yakınlık sağlar. Ama aslında her birinin olayı sadece kendisiyledir. Yani ortak olan şey pek ortak değildir, sadece mutlu olmaya olan yönelim şekli benzerdir. Bu kimi zaman belli bir müzik türüne odaklanmak ile olur, kimi zaman belli bir yönetmenin filmlerine kapılmak ile… Kendini diğer milyonlarca şeyden uzak tuttuğunda yalnız ama sahiplenebildiği bir şeyin olmasının faydasıyla bu yalnızlığın farkında olmayan biri olur çıkar insan. İhtiyacı olanının da bu olduğunu düşünür bir süre sonra. Bu bence biraz yenilikten korkmaktır. Değişmekten korkmaktır. Daha doğrusu değişimin kendi kontrolünden bağımsız olmasından kaçarken, kendi iç dünyalarında yarattıkları ritim, aslında başlı başına yeni bir kontrolsüzlük getirir. Çünkü kendini dış dünya ile tartamayacağından, kendini kontrol etme mekanizmasını kullanamaz. Nereye sürükleneceği belli olmaz.
December 6th, 2008
Kategorisi
Yaşam Yazar:
nevzat

Wizard of Oz, Donyell Marshall. Arada 34 sene var, Donyell’den etkilenmiş olamaz yapımcılar. Hmm.
November 26th, 2008
Kategorisi
Yaşam Yazar:
nevzat

Yıllar evvel kendisini ilk gördüğüm an aklıma ilk Sentinel geldi, hala görüyorum hala Sentinel geliyor. Gitsin copyright alsın Baptista, zaten yattığı yerden para kazanıyor terbiyesiz, alışıktır.
October 11th, 2008
Hiç yeni müzik dinlemiyorum. Bir ara sürekli grup araştırması yapardım, Barış bilir, puffy pillow bunny strawberry pop icecream sugar baby kelimelerini içinde bulunduran tüm grupları, grup üyeleri hello kittyli not defterlerine sahip olan orta okul öğrencileri bile olsa, ki öyle bişiy yok hepsi eski metalci, sonradan twee pop albümleri çıkararak mutlu olduklarını görmek hoşuma giderdi ve dinlerdim çünkü insanları çok seviyorum ve mutlu olmalarını görmek en çok sevdiğim şey. Şarkı sözlerinden müzik blogları açardım ve tüm sevenlerime armağan ederdim beni daha çok sevsinler diye insanlarla paylaşırdım mutlu olurduk hepimiz çünkü içimde engel olamadığım bir müzik ve insan sevgisi var…
…dı. Ama bitti şimdi. Şu anda yepyeni bir bağımlılık geliştirdim. sürekli film ekliyorum torrente. Benden daha özenle araştırma yapıp sırada 263 filmden fazla film olan varsa arşivlerimizi karşılaştırabiliriz. Benim arşivimde daha fazla sıkıcı film olduğuna bahse de girerim. Görüldüğü gibi yazıcak hiçbişeyim yok bilmediğiniz ya da ilgi çekebilcek, o yüzden bu blogu da kimsenin okumadığına dair garanti aldığım için burda boşluk doldurmaya ve sürekli barış kendi yazıyor diye gözükmek istemediği için devrik cümlelerimle bilgisayar ekranımıza konuk olmaya karar verdim. Hepinize iyi günler dilerim.
�
May 6th, 2008
Adsl’nin yaygınlaşmasıyla birlikte sanırım yurdum insanının birçoğunun uyku saatleri de dramatik değişimler göstermeye başladı. Eskiden, eskiden dediğim de şundan 4-5 sene öncesine kadar, kabaca 15-25 yaş civarındaki topluluğun sanırım çok küçük bir kısmı düzenli olarak gece 03:00 civarı ayakta olurdu. Bunların da çoğu ikinci öğretim okuyan öğrencilerdi haliyle. Şimdiye baktığımda ise, biliyorum ki tonlarca insan farklı farklı sebeplerden ötürü sapıtmış bir uyku düzenine sahip durumda. Günümüzde ise gece 01:00-02:00 gibi birisiyle nette karşılaşıp konuşmak olağan bir durum halini almış gibi geliyor bana. Neden böyledir anlamış değilim? Gece bilgisayar başında takılmak daha fazla zevk veriyor olabilir. Kişi ne ise işi, onunla gece uğraşmak istiyor olabilir. Ailesiyle yaşıyorsa, sevgilisiyle daha rahat konuşabilmek için evdekilerin yatmasını bekliyor olabilir. Gündüz çuvala girmiş, bulunamıyor da olabilir. Ama bir şekilde bu döngü belli bir toplumu saracak şekilde çoktan yola koyulmuş, yeni bir sosyal saat düzeni oluşmuş durumda: Gündüz -daha doğrusu öğlen- 12:00, 13:00 gibi uyanınca bir insan, günlük alışkanlıklarını yerine getirme süreci de orantılı bir şekilde kayıyor olabilir. Bu düzen kimine göre boktan kimine göre daha çekilebilir olabilir. Ama olumsuz yönünden bakmak tabii ki çok daha kolay ve mantıklı olacaktır. İnternetin yaygınlaşmasının benim gözümdeki en olumsuz yanı gelecek nesiller üzerinde olacaktır. Bugün kendini bilen bir kişi, görece düzensiz bir yatma-kalkma saatleriyle yaşıyorsa o onun kontrolünde, bilincinde yapılan bir şey olarak kabul edilebilir. Yanlışsa kendi bileceği bir şeydir. Ancak ortaokul, hatta ilkokul çağındaki veletlerin geceyarılarına kadar bilgisayar başında takılması, çocuk olduğundan bir haber, internetin türlü ortamlarında kendini kaybetmesi beni üzüyor. Kendimden bir örnek vermek isterim. Bir dönem keyifle oynadığım bir bilgisayar oyunu vardı. İnternet üzerinden arkadaşlarla oynadığımız bir oyun. Boş zamanımda da oynardım, ertesi gün vize ya da final sınavım olsa da ders çalışmaktan kafam ambale olduğundan o kafayı rahatlatmak için yatmadan önce, geceyarısı da oynardım. Kimi zaman sabaha karşı saat 03:00 veya daha geç bir saatte de oynadığımız olurdu yani. Her neyse… Oyunu oynanlar arasında, oyunu abilerinden öğrenmiş 9-10 yaşlarında birkaç tane ufaklık da türedi zamanla. Gündüz oynadıklarını görüyordum, çok ters gelmiyordu. Ancak zamanla bu veletlerin geceyarıları, normal bir çocuğun onuncu uykusunda olması gereken saatlerde oyunda olduğunu görünce bu işte bir tuhaflık var dedim kendi kendime. Şimdi bu çocuğun normal bir gelişime sahip olması mümkün müydü? Öğlene kadar yatakta uyuyorsun, kahvaltı ediyorsun, bilgisayar başında oyunu açıyorsun. Akşam yemeğine kadar oradasın. Yemekten sonra tekrar oturuyorsun… Geceyarılarına kadar. Ve sen nefes aldığın ortamın bile gelişimininde büyük etkilere sahip olacağı bir yaştasın. Bu bir de sadece benim deneyimlediğim bir olay. Kim bilir benim bilmediğim kaç bin tane ufak çocuk vardır böyle? Şimdi burada suçu doğrudan internete mi atıyorum? Hayır. Tabii ki suç onların annesi, babası, abisi, ablası olacak vasıfsız insanlarda. Ama ben bu durumun nereye gideceğini endişeyle merak ediyorum. Bugün youtube’de ya da başka yerlerde gördüğümüz küfür dolu, birbirinden alakasız yorumları yapanların yaş ortalamasının 15′i geçeceğini sanmıyorum. Demek istediğim şu; şimdi biz bu tip yorumları gördüğümüzde “yahu ne biçim memleketiz, iki dakika doğru duramıyoruz” vb. düşüncelere kapılıyoruz ya, bu aslında sadece bir sürecin başlangıcı da olabilir. Bu tip dengesiz bir kafa yapısıyla yetişen nesil arkamızdan geliyor. İleride insanların birbirine nasıl bir saygı sergileyeceğini kestiremiyorum açıkçası. Karakteri, zihinsel gelişimi hiçbir şekilde oturmamış bir insan sürüsüyle karşılaşabiliriz (evet, bugün bile lise, hadi bilemedin daha yeni üniversiteye girmiş gençlere bakınca insan bir garip oluyor, ‘bu mudur yani?’ diyor). Nereye gideceğiz, hiç bilemiyorum. İleride çocuk sahibi olsam, çocuğumu nasıl kontrol edicem bilemiyorum. Kontrol kelimesi de kendi içinde bir korku veriyor zaten.
February 21st, 2008
Uzun süredir TBMM'nin gündeminde olan, tasarı halindeki yeni vakıflar yasası 'Türban' tartışamlarının ardından yeniden gündeme oturmuş gözüküyor. Zamanında, 2006 yılında cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından meclise geri gönderilen tasarı, 2007 seçimlerinin ardından pek fazla beklemeden tekrar meclis gündemine geldiydi. O günkü halinden pek farklı olmayan tasarı, Sezer tarafından onay alamazken gerekçe kendisi tarafından şu şekilde açıklanmıştı: "1982 Anayasası'nın Başlangıç bölümünde 'hiçbir etkinliğin… Türk ulusal çıkarlarının… Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin… karşısında koruma göremeyeceği' belirtilmektedir. Yeni yasa bu vakıfların Lozan'da olmayan 'ekonomik ve siyasi güç' elde etmesine yol açacaktır."
Avrupa Birliği uyum sürecinde çözülmesi gereken önemli sorunlardan biri hiç kuşkusuz gayrimüslim vakıflarının uğraştığı belli sorunları ortadan kaldıracak yeni düzenlemeler getirilmesi konusundadır. Yıllardan beri gayrimüslim vakıflarının ellerindeki malların adeta gasp edilerek alındığı, kendilerine mal edinebilme konusunda bir imkanın tanınmadığı ülkemizde, bu yeni tasarı insanların haklı olarak biraz umutlanmalarına neden olduydu. Fakat içeriğine baktığımızda gayrimüslim vakıflarının en büyük sorunlarına merhem sürmekten biraz uzak olduğu görülüyor. Tasarıya göre, yeni vakıflar Türk Medeni Hukuk kurallarına göre kurulabilir denildiğinden gayrimüslimlerin yeni vakıf kurmasının önüne engel konulmuş oluyor. Çünkü Türk Medeni Hukuku "belli bir ırk ya da cemaat mensuplarını desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz" demektedir. Böylesine bir çelişkinin yeni tasarıda yer almaması ya da yeniden düzenlenmesi gerekir. Bunun yanında, Tasarı 1960'ların sonlarından beri uygulanmakta olan bir haksızlığı ve hukuksuzluğu bir yerden kapatırken başka bir yerden yeniden karşımıza sunuyor. 60'ların sonlarından beri devam eden durum nedir peki? Bu durumu 19 Şubat 2008 tarihli, Can Dündar'ın hazırlayıp sunduğu 'Neden?' programının konuklarından Prof.Dr.Baskın Oran şöyle izah ediyor: "…1960’ların sonuna kadar gayrimüslimler vakıf bakımından hiçbir sorun yaşamadılar. Fakat 1964 yılında, hatırlayacaksınız, bir Türk albayın eşi ve çocukları hunharca katledildiler bir banyo küveti içinde ve ondan sonra Türkiye Cumhuriyeti Yunanistan’ı sıkıştırmak için Türkiye’deki gayrimüslimlerin vakıflarına el attı. Rumların vakıflarına, fakat bu arada bütün gayrimüslimlerin vakıflarına. Vakıflar genel müdürlüğü, sadece gayrimüslim vakıflara bir genelge yolladı 'vakıfnamenizi getirin diye'. Vakıfname bir vakfın ne yapıp ne yapamayacağını belirleyen belgedir. Bunlar dediler ki; 'efendim bizim vakıfnamemiz yoktur, çünkü biz Osmanlı döneminde, her birimiz bir padişah fermanıyla kurulduk'. Vakıflar genel müdürlüğü dedi ki ben bilmem, eğer vakıfnamemiz yok diyorsanız o zaman 1936 yılında verdiğiniz beyannameyi ben sizin vakıfnameniz sayarım, orada mal edinmeye ilişkin bir hüküm varsa mal edinebilirsiniz. Eğer mal edinebilir diye bir hüküm yoksa 36 yılından itibaren edindiğiniz parayla, bağışla vs. ile edindiğiniz bütün taşınmaz mallara el koyarım dedi ve 60’ların sonundan itibaren de 2003 yılına kadar bu işi yaptı. Şimdi 36 beyannamesi nedir? 36 beyannamesi matbu bir evrak. Şu ada şu parselde şu menkulüm var, şu ada şu parselde şu gayrimenkulüm var diyen bir evrak. Onun üzerinde mal edinebilir, edinemez diye bir şey olamaz. Peki bu 36 beyannamesini niye yayınladı? Sayın bakanın da dediği gibi 35 yılında Atatürk bir vakıflar kanunu çıkardı ve hemen bir ay sonra bütün vakıflara yani İslam ve gayrimüslim bütün vakıflara bir genelge yolladı, elinizdeki malların listesini yollayın diye. İşte 36 beyannamesi budur, amaç o sıradaki devrim kanunlarına ek olarak bazı İslamcı vakıfların gayri menkullerine el koymaktı. Fakat Atatürk hızla ölüm sürecine girdi ve bunlar tozlu raflara kalktı… bu 36 beyannameleri, 60’ların sonuna kadar. 60’ların sonunda Vakıflar Genel Müdürlüğü bunu Kıbrıs konusunda bir koz olarak indirdi ve gayrimüslim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kurduğu vakıflara el koymaya başladı…" Şimdi bugünün yasa tasarısına baktığımızda ise, bu vakıfların daha önce mal edinemelerine, edindiklerinin de ellerinden alınmasına neden olan 'vakıfname' veya 'vakıf senetleri' meselesi, bu sefer de kendilerinin uluslararası faaliyetlerine ve işbirliği yapmalarına engel olacak gibi duruyor. Çünkü yeni tasarıya göre uluslararası faaliyet ve işbirliği için vakıf senedi gerekmekte. Bunun dışında yeni tasarı, yıllardır gayrimüslim vakıfların ellerinden gasp edercesine alınmış malların iadesine ilişkin çok az ve kısıtlı bir düzenleme getiriyor. 60'lardan bu yana ellerinden alınmış olan bu malların iadesine ilişkin bir şey bulmak pek mümkün değil. Bu vakıflardan alınmış birçok malın da üçüncü kişilere satıldığı biliniyor. İyi niyetli üçüncü kişilere satılmış olan malların geri iadesi hukuki olarak mümkün değil. Tasarının bu durumlarda bir çeşit tazminat ödeme yolunu açması en doğrusu olurdu. Yine de AİHM'ye gitmek mümkün ve birçok vakfın başvuruda bulunacağını öngörmek pek zor değil. Yeni tasarının daha birçok eksiği olsa da bunların hepsini burada belirtmek bu yazının amacı değil.
Bütün eksikliklerine rağmen ve gayrimüslim vakıfların yıllardır uğradığı, pek insancıl olmayan haksızlıkları ortadan kaldırmakta çok başarılı olacak gibi durmasa da, yeni vakıflar yasası için hiç yoktan iyidir diyebiliyoruz maalesef. Fakat, meclis ve haliyle toplum içerisindeki tandansların buna bile izin vermeye niyetli olmadıkları ortada. 2 yıl önce Ahmet Necdet Sezer'in yasayı geri gönderirken ki atıf yaptığı Lozan Barış Antlaşması, bugün de mecliste CHP ve MHP tarafından yeni vakıflar yasasına yaptıları eleştirilerin temelini oluşturuyor. Efendim neymiş; bu yeni yasa Lozan'da oluşturulmuş olan, Yunanistan ile Türkiye arasındaki, müslüman ve gayrimüslim azınlıklar konusundaki mütekabiliyet esasına aykırıymış. Diyorlar ki, bugün Batı Trakya'da müslüman Türk azınlığın içinde bulunduğu problemler varken, Yunanistan hükümetleri bu azınlığa karşı öylesine umursamaz tavırlar içerisindeyken, biz bu yeni vakıflar yasasında planlanan iyileştirmeleri kendi ülkemizdeki gayrimüslim azınlığa vermemeliyiz. Çünkü bu diplomasiye, bu ülkenin temelleriyle önemli bağları olan Lozan Barış Antlaşması'na uyan bir hareket olmazmış. Şimdi bir kere şunu iyi anlamak gerekiyor. Lozan'da herhangi bir mütekabiliyet ilkesi olmadığı bir gerçek. Bunu uluslararası ilişkiler okumuş ya da hukuk okumuş birinin bilmesi zaten gayet doğal ama durumu yine 'Neden?' programından, Baskın Oran'ın cümlelerinden alıntılayarak anlatacak olursak: "…Mütekabiliyet olmadığı su götürmez. (…) Lozan’da mütekabiliyet falan yok, çünkü Lozan Türkiye ile Yunanistan arasında bir antlaşma değil. Lozan çok taraflı bir antlaşma. Lozan bir barış antlaşması. Mütekabiliyet falan filan yok, fakat en kötü yorumu koyalım. Lozan’da 45.nci madde paralel yükümlülükler değil de mütekabiliyet getiriyor diyelim. Bu devletler hukukuna aykırı olur. Çünkü birincisi, eğer mütekabiliyet var derseniz, mütekabiliyet doğrudan doğruya misilleme demektir ve soydaş için vatandaşı harcarsınız. Bir ulus-devletin görevi soydaşa değil vatandaşadır birinci sefer. İkincisi, 1969 tarihli Viyana antlaşmalar sözleşmesinin 60'ıncı maddesinin 5'inci fıkrasına göre insan hakları konusunda mütekabiliyet olmaz. Bu da insan ve azınlık hakları, anlatabiliyor muyum? Yani Lozan’da mütekabiliyet yok, nokta. Şimdi niçin 45'inci madde konmuş diyecek olurlarsa ben hemen onu da söyleyeyim. Lozan bir değil, iki tane savaşı bitirdi. Bu savaşlardan birini Türkiye kaybetti, birini kazandı. Kazandığı savaş Kurtuluş Savaşı’dır, kaybettiği savaş birinci dünya savaşı’dır. İkisini birden bitirir. Onun için Lozan’da Atatürk ve ekibi bütün istediklerini alamadı. Mesela misak-ı milli’nin 3 tane yerini dışarıda bıraktı. Batum, İskenderun, Musul-Kerkük. Dolayısıyla adaları dışarıda bıraktı. Ticaret, adalet ve sağlık alanlarında 5 yıl Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına kapitülasyon getirdi. Bir sürü eksiği vardır Lozan’ın. İşte bütün bunları meclisten geçirebilmek için 45'inci maddeyi koydu. Tamamen iç tribünlere oynamaktır."
Bütün bunlara rağmen mecliste CHP ve MHP, toplumda da köktenmilliyetçi ve sözde sol tandanslar durumun mütekabiliyet esasıyla ilgili olduğunu ve bu yüzden bizim de gayrimüslim azınlıklarımıza "ayrıcalıklar" tanırken daha dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorlar. Gerçi toplum içerisindeki köktenmilliyetçilerin düşünceleri maalesef sadece bu kadar "iyi niyetli" kalmıyor. 'Ver gazı, coştur lazı' misali, birbirimizin düşüncelerini körükleyerek gelinen noktada insanlar artık bu yeni yasa ile gayrimüslimlerin ileride 'Beyaz Türklerin' kapılarına gelerek "bunlar zamanında bizimdi" diyerekten evlerini, topraklarını vb. alacağını sanıyor. Biz ki yıllar önce gayrimüslim azınlığın mal varlıkları ve sermaye birikimlerinin üzerinden bir çeşit Yerli Burjuva oluşturmaya kalktık. Bununla yetinmedik, aynı gayrimüslim azınlığın bu toprakları terk etmesi için elimizden geldiğince uğraştık, uğraşıyı, hukuksuzluğumuzu Yargıtay kararlarıyla perçinledik. Kendi cemaatinin bir şekilde birleştirdiği paralarla aldığı yetimhanelere devletçe el koyduk. Okullarını, sosyal kurumlarını idaresiz bırakıp işlemez hale getirerek yine devlet eline geçirdik. Bugün, zamanında Hrant'ın doğduğu Tuzla'daki yetimhaneye devlet tarafından el konulmakla kalınmamış, üçüncü kişiye satılmıştır. Bizim karışımızda bunlar gibi onlarca, yüzlerce örnek varken, daha tam bir iyileştirme getiremeyecek olan bir vakıflar yasasına karşı bile tepki gösterebilen, bahaneler bulabilen, mütekabiliyet zırvalığının arkasına gizlenerek her fırsatta Batı Trakya'daki azınlığı emellerine alet eden insanlarla nasıl ve nereye gideceğiz, sorarım? Türban çağdışıdır derken, başka çağdaşlıkları, çağdaşlıktan öte, insan haklarıyla ilgili birtakım gerçekleri unutanlarla nereye gideceğiz? Kendilerini sol olarak görmüş insanların gayrimüslim azınlığı hiçe sayarcasına hareket ederken, İslamcı olarak adlandırılanların gayrimüslimler adına öyle ya da böyle olumlu atılımlar yapar görünümüne gelişidir şu anki durum.
January 24th, 2008
Bunu ekşisözlük'te gördüm; idare et abi başlığının altında yazıyordu:
"bunu söyleyen buyuk ihtimal bir türktür. toplumca, kurallara uymama, uyamama gibi bi sorunumuz oldugu icin, ya da yaptigimiz-yaptiracagimiz islerde daima eksik bir seyler biraktigimiz icin idare etme, ettirme zihniyeti her zaman kafamızda vardır. idare etmeyenlere de gıcık kaparız."
Aklım vaktizamanında Ayhan Aktar'ın Social Change derslerinden birinde (sanırım gesellschaft gemeinschaft mevzularına da değindiği ders idi) söylediği sözlere gitti. Kendisi Türklerin kullandığı bazı ifadelerin herhangi bir yabancı dilde karşılık bulamayacağını söylemişti. Bu konuda verdiği örnek ise 'idare et abi' cümlesiydi. Bu cümle içerisinde karşımızdakine ifade edilmeye çalışılan duygunun, niyetin, hissiyatın bir bütün içerisinde, yabancı bir dilde karşılığı yok demişti Ayhan Aktar. O an düşünmüştüm İngilizce'de 'idare et abi'yi nasıl söylerdim diye. Gerçekten de bulamamıştım… Şu ana kadar da bulabilmiş değilim. Özledim sevgili Ayhan Aktar'ımızı yahu!
August 6th, 2007
Pazar gunleri konusunda sıkıntım var. Halbuki ertesi gun ne iş, ne de ders var. Şu son cumleyi yazarken farkettim ki, işte sıkıntı burada. Boşlukta olmakta. Pazartesinin de pazardan farkının olmayacagini bilmekte sanirim.
Pazar sabahi kurulu saat ile uyanmak da bir garip aslında. Belki de sorun oradaydı.
Neyse bu oykunun arkası gelmeyecek.
Belki sıkıntıyı 'donovan' ile daha da sıkmak lazım.

Donovan – Mellow Yellow
Donovan – Young Girl Blues
Donovan – Sand and Foam
July 5th, 2007
Selam site. Bu yazıyı sana okuldan yazıyorum. Bugün üniversitemdeki son sınavıma (öyle olmasını diliyorum) giricem. International Organisations dersinden tek ders sınavına kalmıştım. Okulun bitmesi için bu sınavı vermem gerekiyor. Sınav saat 11 de olacaktı fakat hoca soruları hazırlamayı unutmuş olduğundan saat 3'e ertelendi. Ben de şimdi böyle boş boş ve gergin bir şekilde sınav saatini beklemekteyim. Arada ders çalışıyorum fakat o da çok baydı, özellikle böyle bir sıcakta ders çalışmak beni çok zorluyor. Bu arada, başka arkadaşlar da efsanevi International Relations dersinin tek ders sınavındalar. Onların işi biraz daha zor aslında. Neyse ki Şükrü hoca bir iki iyilik yapıyor :] Neyse. Şimdi, regionalism üzerine soru gelirse çok rahat sallarım, yazarım bayağı bir şey. Onun dışında United Nations ile ilgili bir karşılaştırmalı soru gelirse onda da çok zorlanmam diye düşünüyorum. ASEAN ve League of Arab States üzerine gelebilecek sorular ise biraz zorlar sanırım. O yüzden onların gelmemesini diliyorum. Tek ders'e kalmama sebep olan Organisation of American States ile alakalı bir soru çok detay istemediği sürece benim yüzümü güldürecek bir başka konu. NATO kesinlikle istemiyorum çünkü çok karışık anasını satıyım. OSCE üzerine de yazabilirim sanırım. Ve gelelim Avrupa Birliği'ne. Tarihsel süreci üzerine çıkmış sorular çok gördüm 2-3 yıldır fakat yine de istemiyorum çünkü can sıkıcı. Kurumsal açıdan bazı salt bilgi isterse hoca, European Court of Justice en iyi bildiğim fakat diğerlerini oldukça detaylı. Neyse. Ben şimdi ubuweb'de biraz daha takılayım, 8mbit internet hızıyla downloadun kitabını yazıyım.
June 25th, 2007
Bağımsız sol adayı mı parlamentoda görmek istersiniz, yoksa sistem partilerinin aday listesinde orta sıranın altında yer alan bir adayı mı?
Ahmet İNSEL
Bağımsız adaylar seçim gündemine tüm ağırlığıyla girdi. Birçok bölgede seçmenler, sistem partilerinin kendilerine dayattıkları milletvekili adaylarına oy vermeye artık mecbur değiller. Birçok seçim çevresinde, özellikle demokrat, özgürlükçü seçmenlerin, sol sıfatını tekeline alarak, sol değerleri iğfal edenlere kerhen oy verme gibi bir gerekçeleri olmayacak. Ve, "kimse beni temsil etmiyor" diyerek, sandığa gitmemenin ya da boş oy vermenin de gerekçesi kalmayacak. Elbette tüm Türkiye'de, bütün seçim çevrelerinde değil, ancak seçim sisteminin bağımsız bir adayın seçilmesini olanaklı kıldığı yerlerdeki demokrat seçmenlerin ellerinde böyle bir tarihi fırsat var. Diğer seçim çevrelerindeki demokratlar ise bu olası tarihi başarının ortağı olacaklar. Birçok kez belirtildi ama tekrarlamakta yarar var. 12 Eylül rejimi, yüzde 10 gibi son derece ağır bir ulusal baraj yaratarak, sonuçta tek turlu bir çoğunluk sistemini empoze etti. Sistem iki veya üç partinin Meclis'te temsil edilmesini öngörüyor. Barajı geçen partilerin kendilerine verilmeyen oyları gasp edip, boş kalan milletvekillerini aralarında paylaşmalarını örgütlüyor. 2002 seçimlerinde, AKP ve CHP geçerli oy veren seçmenlerin yüzde 45'inin oylarını gasp etti. Ne iktidar partisi ne de muhalefet, dört buçuk yıl boyunca, seçim sisteminin değiştirilmesi yönünde en ufak bir girişimde bulunmadı. Bu baraj rantı koalisyonunu önümüzdeki seçimlerde büyük ihtimalle bağımsız adaylar bozacak. Baraj birçok yerden delindiği için işlevini kaybedecek.
Bunun yanında, siyasal rejimin otoriter özüyle uyumlu olan sistem partileri, yasaların ve seçim sisteminin de buna uygun olması sayesinde, milletvekillerinin seçmenler tarafından değil, parti liderleri tarafından seçilmesini artık bir kural haline dönüştürdüler. Özellikle çok sayıda milletvekili çıkarılan seçim bölgelerinde, seçmenlerin oy verdikleri partinin listesinde yer alan milletvekillerinin çoğunun adını hayatlarında ilk kez duyduklarını biliyoruz. Seçildikten sonra bile bölgesindeki seçmen tarafından çoğunun adı dahi bilinmiyor. Bunlar seçmenlerini değil, parti liderlerini temsil ediyorlar. More